Sevgilim,
Bunları sana hem uzaktan
Hem de yanı başından yazıyorum.
Yalnız bir harf var şehirlerimizin arasında
Dudaklarımızın arasındaysa haftalar..
Sevgilim,
Baudelaire ne demiş Paris Sıkıntısı'nda:
"Anlaşmak böylesine güç işte,
düşünceler böylesine birleşmez şeylerdir,
(...) sevişenler arasında bile!"
Dedim ki
Tam tersine
Düşüncelerimiz birleştiğinden
baktığımız her şeyde
sevişiyoruz böylesine..
Murger Tomb
Henri Murger, Cimetiére de Montmartre, Eylül 2015
Wednesday, August 29, 2018
Asla Gitmiş Olmayacaksın
Nicedir bir yol var aklımda
Uzanan tek yöne
Hem dışarıdaki
Hem içimdeki ülkelere
Yollar büyülü, heyecanlı,
Tekinsiz ve esrarlı
İlk adımı atacak
cesaretim var mı?
Sanıyorum ki ev dediğin
Dört duvar ve eşyalar
değil, kalbindeki odacıklar
ve içine sığdırdıkların.
Öyleyse kolay;
Gittiğin ülkelerde evsiz kalmayacaksın.
Öyleyse imkansız;
Asla onu bırakamayacaksın.
Uzanan tek yöne
Hem dışarıdaki
Hem içimdeki ülkelere
Yollar büyülü, heyecanlı,
Tekinsiz ve esrarlı
İlk adımı atacak
cesaretim var mı?
Sanıyorum ki ev dediğin
Dört duvar ve eşyalar
değil, kalbindeki odacıklar
ve içine sığdırdıkların.
Öyleyse kolay;
Gittiğin ülkelerde evsiz kalmayacaksın.
Öyleyse imkansız;
Asla onu bırakamayacaksın.
Tuesday, August 21, 2018
SOKAKLARDAN SALONA KLASİK GİTARIN ÖYKÜSÜ
Bir sokak çalgısı olan naylon telli gitar,
Endülüs’lü Andres Segovia’nın hayat
boyu sürdürdüğü eşsiz ve titiz çalışmaları ve inancı sayesinde sokaklardan
konser salonlarına girmiş; hak ettiği saygınlığı
kazanarak dünyanın her yerinde kalabalıkları
etkileyen bir solo enstrüman haline gelmiştir.
Hayatı boyunca verdiği sayısız
konserleri, bestecileri etkileyerek yazılmasına
vesile olduğu sayısız solo
gitar eseri ve gitar repertuvarına
kazandırdığı birçok aranje çalışması
ile Segovia klasik gitar dünyasına
paha biçilemez bir miras bırakmıştır.
![]() |
| Gitar, Pablo Picasso, 1912 |
Gitarın Doğuşu
Kordofon (telli çalgı) sınıfından
bir çalgı olan klasik gitar
günümüzdeki formunu binlerce
yıllık bir maceranın sonunda
almıştır. Seslerin iki sabit nokta
arasına gerilen bir ya da
daha fazla telin titreşimiyle
üretildiği kordofonların kökeni
tarih öncesi çağlara kadar
uzanarak Eski Mısır, Hitit ve
Antik Yunan eserlerinde karşımıza
çıkmaktadır. Günümüzdeki gitara
benzer en eski çalgı, M.Ö. 1300’lerden
kalma Hititler'e ait bir taş kabartmada
görülmektedir
Bir Antik Yunan efsanesine göreyse arzunun ve
tutkunun enstrümanı sayılan gitar, Defne ağacının
gövdesinden yapılmıştır. Hikayeye göre, aşk
perisi Eros tarafından okla vurulan Apollo, genç
peri Daphne’ye aşık olur. Ancak tam tersi etkisi
olan bir okla vurulmuş olan Daphne, Zeus’un
oğlu Apollo’dan köşe bucak kaçmaktadır.
Apollo’nun ona yaklaştığını ve yakalamak üzere
olduğunu gören Daphne, Nehir Tanrısı olan
babasına onu kurtarması ya da başka bir şeye
dönüştürmesi için yalvarır ve Apollo’nun gözlerinin
önünde Defne ağacına dönüşür. Bunun
üzerine Apollo, Defne ağacından ilk gitarın
öncülü sayılabilecek olan liri yapar.
Sonradan lavtaya (lut olarak da bilinir) dönüşerek
gitarın atası sayılan ud, Ortaçağ’da
İspanya’nın Endülüs bölgesinde İslam
Devletleri'nin hüküm sürdüğü dönemde
Avrupa’ya gelmiştir. 15. yy'da Endülüs’teki
Müslüman hakimiyeti sona ermesine rağmen
etkisi uzun süre devam etmiş; bu dönemden
kalma İslam, Sefarad ve çingene kültürlerinin
harmanlanmasıyla oluşan Flamenko günümüze
kadar popülerliğini korumuştur.
16. yy'da hem solo hem de eşlik amacıyla
Rönesans gitarı denilen çalgı kullanılmış;
sonrasında 17. yy'da yerini Barok gitara bırakmış;
bu ise 18. yy sonlarında Romantik gitara
dönüşerek ömrünü tamamlamıştır. Romantik
gitarın yerini 19. yy'ın son çeyreği ve 20. yy'ın
ilk yarısına damgasını vuran gitar yapımcısı
İspanyol Antonio de Torres’in adıyla anılan
Torres gitarı almıştır. Günümüzde tüm dünyada
“klasik gitar” ismiyle anılan ve yeni yapım
teknikleriyle üretilen gitarlar kullanılmaktadır.
Gül ağacı, maun, abanoz, ladin gibi birçok farklı
ağacın bir arada kullanılabildiği bu gitarlarda
neredeyse ormanın sentezlendiği düşünülürse
günümüz gitarlarının eriştiği büyülü tını daha
da anlamlı hale gelmektedir.
![]() |
| 13. yy. İspanyası’na ait bu minyatürde “guitarra latina” (Latin gitarı) ve “guitarra morisca” (Mağrip gitarı) isimleriyle anılan iki çalgı görülmektedir. |
Andres Segovia ve Modern Gitar Müziğine
Yön Veren Besteciler
20. yy. gitar müziğinin en büyük virtüözü
olarak kabul edilen İspanyol Andres Segovia,
klasik gitar müziğinin bugünkü düzeyine
gelmesinde büyük katkılarda bulunmuş;
birçok bestecinin hayranlığını kazanarak gitar
için birçok eser yazılmasını ve gitarın konser
salonlarındaki yerini almasını sağlamıştır.
8 yaşından itibaren müzikle uğraşmaya
başlayan Segovia, ailesinin “saygın olmadığı”
gerekçesiyle karşı çıkmasına ve hukuk eğitimi
alması yönündeki ısrarlarına rağmen gitarın
büyüsüne kapılmıştır. 1912 yılında henüz 19 yaşında
ilk kez Madrid’e gittiğinde, burada ünlü
gitar yapımcısı Manuel Ramirez’in atölyesine
yaptığı ziyaret belki de klasik gitarın yazgısını
değiştirmiştir. Segovia’nın atölyedeki bir
gitarı çalışına hayran kalan Ramirez, gitarı ona
vermek istemiş ancak Segovia parası olmadığı
için bunu alamayacağını söyleyerek reddetmiştir.
Bunun üzerine “Delikanlı, lütfen bu
gitarı al ve çalmayı asla bırakma. Ücretini bana
parayla değil, klasik gitarı meşhur ederek ödemeni
istiyorum.” diyerek Segovia’ya İspanyol
klasik gitarının gelecek 30 yıllık serüveninde
eşsiz bir rol oynayarak kendisine eşlik edecek
olan enstrümanı vermiştir.
İlerleyen yıllarda Segovia Avrupa, ABD
ve Güney Amerika’da gerçekleştirdiği ve
büyük başarı sağlayan konser turneleriyle,
dikkatleri hem kendi üzerine hem de solo
konser enstrümanı olarak klasik gitarın
üzerine çekmeyi başarmıştır. Segovia, gitara
başladığında gitarın sanat icrası için değil,
popüler eğlencelerde şarap ve kadınlarla
birlikte şarkılara ve dansçılara eşlik etmek için
kullanıldığını ifade etmektedir. Çalgı üzerindeki
algının değişmesiyle gitar, tüm dünyada büyük
konser salonlarında kendisine yer bulan bir
çalgıya dönüşmüştür.
![]() |
| Segovia, çocukluğunda içinde yeşeren müzik tohumunun 10 yaşında Granada’daki Elhamra Sarayı’nı ilk kez gördüğünde ekildiğini düşünüyor. |
Geçmişte sadece gitarist kökenli bestecilerin eser verdiği ve büyük ölçüde İspanyol etkisinde olan gitar müziği, 1920 sonrasında Andres Segovia’nın girişimleriyle gitarist olmayan ve daha çok senfonik eserler veren bestecilerin katkılarıyla, büyük form ölçekli, melodik ve armonik açıdan zenginleştirilmiş eserlerle genişlemiştir. Segovia bu durumu, “Ben başladığımda gitar bir kısır döngü içindeydi; gitar için yazan besteci yoktu, çünkü virtüöz gitaristler yoktu.” diyerek açıklamaktadır. Gitar müziğinin kanıksanmış İspanyol olma özelliği bu süreçte kırılıp Meksikalı, İtalyan, Brezilyalı ve Polonyalı bestecilerin eserlerinin seslendirilmesiyle evrensel bir boyuta taşınmıştır. Bir zamanların garip, başıboş sokak çalgısı olan solo gitar için 1950’lere kadar gitarist olmayan besteciler tarafından 300’den fazla eser yazılmıştır.
Gitar Tınısının Eşsizliği
İspanya tarihinin başlangıcından beri sokaklarında
Endülüs ruhunun melankolik bir yansıması
olan gitar sesinin yankılandığı rivayet
edilmektedir. İspanyol şair Eugenio d’Ors Gitarın
Şarkısı adlı şiirinde gitar tınısının büyüsünü
ve doğallığını anlatmak için “Piyanonun şarkısı
söylev, çellonun şarkısı ağıt, gitarın şarkısıysa
şarkıdır.” demiştir.
![]() |
| Yaşlı Gitarcı, Pablo Picasso, 1904 |
Segovia gitarı, bizimkinden daha küçük ve narin bir gezegenden duyduğumuz ya da teleskobun tersinden bakılan bir orkestraya benzetmektedir. Gitarın şiirsel ve melankolik sesinin, tını çeşitliliği ve armonik zenginliğinin onu kendisine çektiğini söylerken içinde tüm orkestrayı barındıran eşsiz bir çalgı olduğunu belirtmektedir.
Türkiye’de Klasik Gitar
Türkiye’de gitar ilk olarak 18. yy sonlarında
Osmanlı Sarayı’nda kullanılmış; bu dönemde
saraydaki bazı müzik dersleri gitar eşliğinde
verilmiştir. 1830’lardan sonra ise Fasl-ı Cedid
adı verilen ve doğu ve batı müziği enstrümanlarının
birlikte kullanıldığı fasıl gruplarında bir
eşlik çalgısı olarak yer almıştır. 19. yy sonlarıyla
20. yy başlarında İstanbul’da saray dışında
da Batı müziğine karşı giderek artan ilginin
sonucunda çoğunlukla popüler müzik topluluklarında
ya da şarkıcıların arkasında bir eşlik
çalgısı olarak kullanılmıştır. Gitarın giderek
yaygınlaştığı bu dönemde çoğu Rum evinin
duvarında bir gitarın asılı bulunduğu ifade
edilmektedir.
![]() |
| Gitar-Kolaj, Pablo Picasso, 1913 |
Cumhuriyet döneminde çalgının yaygınlaşmasında kurumsal ve akademik çalışmalardan çok bireysel çabaların öne çıktığı görülmektedir. Ülkemizde ilk klasik gitar konserleri 1930’lu yıllarda İstanbul’da yaşamakta olan Andrea Paleologos tarafından gerçekleştirilmiştir. Paleologos, Cumhuriyet’in ilk 50 yılında klasik gitar eğitiminin de öncü ismi olmuş, yetiştirdiği öğrenciler Ziya Aydıntan, Can Aybars ve Reşit Ertüzün’le birlikte klasik gitar eğitimciliğinin ilk kuşağını temsil etmiştir. Türkiye’de klasik gitar akademik olarak ilk kez 1973 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, sonrasında 1977 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda okutulmaya başlanmıştır. 2015 yılında yapılan bir araştırma ülkemizdeki 26 konservatuvarın 16’sında klasik gitar eğitiminin yer aldığını ortaya koymuştur. Günümüzde gitar neredeyse herkesin yaşamına az veya çok değebilmiştir. Türkiye’deyse özellikle son 10 yıldır yaygınlığı artarak daha çok genç tarafından çalınmaya, konser salonlarında kendine daha çok yer bulmaya ve giderek daha çok insanın kalbinde yer kazanmaya başlamıştır.
Klasik Gitar Dinleme Önerileri
J. S. Bach Çello Süitleri (gitar uyarlamaları)
Domenico Scarlatti Sonatlar (gitar uyarlamaları)
Joaquin Rodrigo Concerto de Aranjuez, Soylu Bir Centilmen İçin Fantezi
Federico Moreno Torroba Suite Castellana ve Piazas Caracteristicas
Mario Castelnouva Tedesco Gitar Sonatı, Op. 77
Enrigue Granados 12 İspanyol Dansı
*Bu yazı, Anadolu Sigorta'nın iç yayın organı olan Maksimum Biz dergisinin 2017 yılı bahar sayısında yayımlanmıştır.
https://www.anadolusigorta.com.tr/i/content/134_2_Maksimum_Biz_Mayis_2017.pdf
*Bu yazı, Anadolu Sigorta'nın iç yayın organı olan Maksimum Biz dergisinin 2017 yılı bahar sayısında yayımlanmıştır.
https://www.anadolusigorta.com.tr/i/content/134_2_Maksimum_Biz_Mayis_2017.pdf
Friday, June 1, 2018
Köln havaalanindan kendime not
Icimden akan durdurulmaz, siddetli,
bir o kadar yorucu ve korkutucu
Yetisme telasi, o dinmeyen aci
Ve beklemeyen hayat
Dizginlenemeyen sanci
Sanki yasamin ona bagli
Ki havaalanlarinda gunes batmistir dogmasini bekletir
Nasil dersin bir seye hem bunca bagimli
Hem lanetli bir mutlulukla bagli
Olunur
Onunden gidersin bazen,
Sana gelmesini beklemek,
Belirsizlik, korkutur
En hizli kostugun anlar
durup beklediklerin
En korktugunu sandiklarin
Yenmek icin yuzlesmendir
Bazen de cozmek icin attigin adimlar
Ve tum cabalar
Arttırmıştır düğümleri
Ayagina dolanan ve düşürenler seni
Kendi elinle basina sardiklarindir
Icimden akan, durdurulmaz, siddetli zaman
En yakinin sandiklarin dusmandir
Bir an gelir anlarsin
Onlar degil, sen kendine düşmansın
Sende eksik olani hersey sanirsin
Kanatırsın yaralarını
merhem surdugunu zannederken
Sanirsin ki ayni hatayi bir daha yapmayacagim
Bilmediginse
Ayni nehirde iki kere yikanilmaz,
Onceden bildiklerini sandiklarin
Belki bugunku dusmanlarin.
Dizginleyemedigin duygularinsa
dostlarindir
Iste durdurulamayan ve aranan cevap
Hangisine inanacagindir.
Cunku bilinen odur ki
her tercih bir vazgecistir
ve insan, ayaginin surcecegi tasi
Kendi cebinde tasir
Cebinde taslarla
Yuzmeye calistiginda
Batacagin gercektir,
Ne kadar hizli, ne kadar iyi yuzerse yuzsun
Balik gibi kayiverir
Ellerinin arasindan kaygilarin
Ama gider en basit, parlak, lezzetli yeme, oltaya tutulur
Belki açlıktansa, oltadaki yemi yiyerek ölmeyi sectin
O an en dogru karari verdin
Yine de vazgectiklerin pesini birakmaz
ve dolarsa son cirpinislarin pişmanlıkla
Bil ki bir balik degilsin
Ve bundan kurtulabilirsin
Bundan sonra kendini yarali,
Kaybetmis,
tum gecmisine ihanet etmis
Ve daha neler
Diye suclama.
Hayata, kaygilarina ve yorucu da olsa arzularina boyun egmek,
Kosulsuz ve sartsiz sevilmeyi, duyulmayi, görülmeyi ve anlasilmayi istemek,
Pismanlik doğurmamalı.
Ayni hatayı kac kere daha yapacağını düşünmemeli
Çünkü
Hayatin boyunca bunu daha cok yasayacaksin
Hayal kırıklığına uğrayacaksın.
(Iyi ki hala hayallerin var)
Icimden akan dizginsiz, eyvallahsiz arzular
Küçük bir cocuk gibi
Bitmek tukenmek bilmez bir enerji
Maalesef
Arzular cocuk ama beden yaslaniyor
Bunun icin kendini suclama
O cocuk hep orada
Bastirmaya calisma
Onu ac birakma
(yoksa oltaya yakalanir)
Onu fark et,
Onu duy,
Onu anla
Yoksa
O kendini sana duyuracak ama
Buna hazir olmayacaksin
Kendini sorgulayacaksın:
Nerede yanlis yaptin
Hatayı dışarıda arayacaksin
Düşmanlar yaratacaksin belki de en iyi dostlarindan
En yakinindakilerden bileceksin
Ama daha da yakına, kendine bak
Asıl faili goreceksin
Uykularin bolunecek,
Yapacaksın yine, artık yapmam dediklerini.
Bir gün, yarattigin dusmanlari infaz edecek
Diger gun intihar edeceksin
Tanıyamayacaksın kendini
Tum tutarli olma cabalarin bosa gidecek
Korkacaksin rol yaptigini herkes bilecek diye
Korkacaksin gitmesinden elinde kalanların da
Korkacaksin hislerinden,
Isteklerinden, kaygilarindan
Korkacaksin insanlardan, sokaklardan, barlardan veya evlerden
Korkacaksin korkmaktan
Yalnız kalmaktan korktukça artacak yalnızlığın
Rüyalarında
Önce uçacak, düşeceksin sonra
Hep gece yükselecek,
Gunduz en dipten baslayacaksin
Rüyalarında
Direksiyona hakim olamayacaksin
Yakalanacaksin
Polisler bile senin tarafinda degil
Apartman dolusu insanlar
Hep seni suçlayacak
Kaçamayacaksın
Ayakların ufacik odalara dolanacak
rüyalarında
Adım atamayacaksın
Seccade çıkan klavye kılıflarını karıştırdığın anlaşılacak
Kendi kendini işten atacaksın
Ruyalarinda bile evin yok
Ait oldugun bir yer ve bir adam yok
Kara orumceklerle dost olup
Arkadaslarini aglatacaksin
Sonra unutacaksın
Görünmez olacaksın rüyalarında,
Hem görünmemek hem görünmek isteyeceksin aynı anda
İtalya'da çıplak kalacak,
Yüzdüğün kara sularda dalgıçlarca dikizleneceksin..
Cevaplar arayacaksin,
Sorular mi yanlis diyip yenilerini arayacaksin,
Kimi görsen soracaksın
(çünkü kendi cevabın tatmin etmiyor, yetmiyor)
Her gune yeni bir cevap, her biri birbirinden dogru
Yine de duzeltmiyor icinde bulundugun durumu
Icten ice bildiginse,
Ne kadar zayif hissettirse de
Degistiremeyecegin
Ve tam da savasmayi birakman gereken
Icindeki cocuktur
Icindeki sen;
Tum gecmisini, silahlarini kusanip da gelsen
Nefessiz birakip yok da saysan
O arzularin ve korkularin
Yine sen oldugunu bilmen
Ve yapman gereken
Kendini beslemen ve sevmen
Diyeceksin ki
Icimden akan durdurulmaz, siddetli,
bir o kadar yorucu ve korkutucu
Yetisme telasi, o dinmeyen aci
Ve beklemeyen hayat
Dizginlenemeyen sanci
Gunesi beklerken
Yabanci bir ulkede
Gelip beni bulur
Cunku hic terk etmemistir
O hep icindedir, besleyicidir
Sevilmek, duyulmak ve görülmek istedigin icin
Suclu degilsin
En derin karanligi gordun,
artik gunes dogabilir
bir o kadar yorucu ve korkutucu
Yetisme telasi, o dinmeyen aci
Ve beklemeyen hayat
Dizginlenemeyen sanci
Sanki yasamin ona bagli
Ki havaalanlarinda gunes batmistir dogmasini bekletir
Nasil dersin bir seye hem bunca bagimli
Hem lanetli bir mutlulukla bagli
Olunur
Onunden gidersin bazen,
Sana gelmesini beklemek,
Belirsizlik, korkutur
En hizli kostugun anlar
durup beklediklerin
En korktugunu sandiklarin
Yenmek icin yuzlesmendir
Bazen de cozmek icin attigin adimlar
Ve tum cabalar
Arttırmıştır düğümleri
Ayagina dolanan ve düşürenler seni
Kendi elinle basina sardiklarindir
Icimden akan, durdurulmaz, siddetli zaman
En yakinin sandiklarin dusmandir
Bir an gelir anlarsin
Onlar degil, sen kendine düşmansın
Sende eksik olani hersey sanirsin
Kanatırsın yaralarını
merhem surdugunu zannederken
Sanirsin ki ayni hatayi bir daha yapmayacagim
Bilmediginse
Ayni nehirde iki kere yikanilmaz,
Onceden bildiklerini sandiklarin
Belki bugunku dusmanlarin.
Dizginleyemedigin duygularinsa
dostlarindir
Iste durdurulamayan ve aranan cevap
Hangisine inanacagindir.
Cunku bilinen odur ki
her tercih bir vazgecistir
ve insan, ayaginin surcecegi tasi
Kendi cebinde tasir
Cebinde taslarla
Yuzmeye calistiginda
Batacagin gercektir,
Ne kadar hizli, ne kadar iyi yuzerse yuzsun
Balik gibi kayiverir
Ellerinin arasindan kaygilarin
Ama gider en basit, parlak, lezzetli yeme, oltaya tutulur
Belki açlıktansa, oltadaki yemi yiyerek ölmeyi sectin
O an en dogru karari verdin
Yine de vazgectiklerin pesini birakmaz
ve dolarsa son cirpinislarin pişmanlıkla
Bil ki bir balik degilsin
Ve bundan kurtulabilirsin
Bundan sonra kendini yarali,
Kaybetmis,
tum gecmisine ihanet etmis
Ve daha neler
Diye suclama.
Hayata, kaygilarina ve yorucu da olsa arzularina boyun egmek,
Kosulsuz ve sartsiz sevilmeyi, duyulmayi, görülmeyi ve anlasilmayi istemek,
Pismanlik doğurmamalı.
Ayni hatayı kac kere daha yapacağını düşünmemeli
Çünkü
Hayatin boyunca bunu daha cok yasayacaksin
Hayal kırıklığına uğrayacaksın.
(Iyi ki hala hayallerin var)
Icimden akan dizginsiz, eyvallahsiz arzular
Küçük bir cocuk gibi
Bitmek tukenmek bilmez bir enerji
Maalesef
Arzular cocuk ama beden yaslaniyor
Bunun icin kendini suclama
O cocuk hep orada
Bastirmaya calisma
Onu ac birakma
(yoksa oltaya yakalanir)
Onu fark et,
Onu duy,
Onu anla
Yoksa
O kendini sana duyuracak ama
Buna hazir olmayacaksin
Kendini sorgulayacaksın:
Nerede yanlis yaptin
Hatayı dışarıda arayacaksin
Düşmanlar yaratacaksin belki de en iyi dostlarindan
En yakinindakilerden bileceksin
Ama daha da yakına, kendine bak
Asıl faili goreceksin
Uykularin bolunecek,
Yapacaksın yine, artık yapmam dediklerini.
Bir gün, yarattigin dusmanlari infaz edecek
Diger gun intihar edeceksin
Tanıyamayacaksın kendini
Tum tutarli olma cabalarin bosa gidecek
Korkacaksin rol yaptigini herkes bilecek diye
Korkacaksin gitmesinden elinde kalanların da
Korkacaksin hislerinden,
Isteklerinden, kaygilarindan
Korkacaksin insanlardan, sokaklardan, barlardan veya evlerden
Korkacaksin korkmaktan
Yalnız kalmaktan korktukça artacak yalnızlığın
Rüyalarında
Önce uçacak, düşeceksin sonra
Hep gece yükselecek,
Gunduz en dipten baslayacaksin
Rüyalarında
Direksiyona hakim olamayacaksin
Yakalanacaksin
Polisler bile senin tarafinda degil
Apartman dolusu insanlar
Hep seni suçlayacak
Kaçamayacaksın
Ayakların ufacik odalara dolanacak
rüyalarında
Adım atamayacaksın
Seccade çıkan klavye kılıflarını karıştırdığın anlaşılacak
Kendi kendini işten atacaksın
Ruyalarinda bile evin yok
Ait oldugun bir yer ve bir adam yok
Kara orumceklerle dost olup
Arkadaslarini aglatacaksin
Sonra unutacaksın
Görünmez olacaksın rüyalarında,
Hem görünmemek hem görünmek isteyeceksin aynı anda
İtalya'da çıplak kalacak,
Yüzdüğün kara sularda dalgıçlarca dikizleneceksin..
Cevaplar arayacaksin,
Sorular mi yanlis diyip yenilerini arayacaksin,
Kimi görsen soracaksın
(çünkü kendi cevabın tatmin etmiyor, yetmiyor)
Her gune yeni bir cevap, her biri birbirinden dogru
Yine de duzeltmiyor icinde bulundugun durumu
Icten ice bildiginse,
Ne kadar zayif hissettirse de
Degistiremeyecegin
Ve tam da savasmayi birakman gereken
Icindeki cocuktur
Icindeki sen;
Tum gecmisini, silahlarini kusanip da gelsen
Nefessiz birakip yok da saysan
O arzularin ve korkularin
Yine sen oldugunu bilmen
Ve yapman gereken
Kendini beslemen ve sevmen
Diyeceksin ki
Icimden akan durdurulmaz, siddetli,
bir o kadar yorucu ve korkutucu
Yetisme telasi, o dinmeyen aci
Ve beklemeyen hayat
Dizginlenemeyen sanci
Gunesi beklerken
Yabanci bir ulkede
Gelip beni bulur
Cunku hic terk etmemistir
O hep icindedir, besleyicidir
Sevilmek, duyulmak ve görülmek istedigin icin
Suclu degilsin
En derin karanligi gordun,
artik gunes dogabilir
Sunday, February 4, 2018
"Partenope'nin Sesi-Napoli'nin Denizden Esen Barok Ezgileri"
Deniz Müzesi, Aralık ayından bu yana "Barok Avrupası'na Büyüleyici Bir Yolculuk" başlığıyla sürdürülen ve sanat yönetmenliğini Mehmet Mestçi'nin üstlendiği Barok Konserleri'nin sonuncusunda Hollanda'dan La Cicala Baroque Ensemble'ı ağırladı. 2 Şubat Cuma akşamı gerçekleştirilen "Napoli'nin Denizden Esen Barok Ezgileri" konserinde tarihi tekneler ve boğaz manzarasına karşı amfi düzeninde kurulmuş salon tamamıyla dolarken güzel akustiğiyle dinleyiciye eşsiz bir 2 saat yaşattı.
Ines d'Avena (barok blokflüt), Nina Hitz (çello), Shizuko Noiri (archelute) ve Claudio Ribeiro'dan (klavsen) oluşan topluluğa Stefanie True (soprano) eşlik etti. İçeriği ve basımındaki kalite ve özenin göze çarptığı ve Alper Maral'ın keyifli ve derinlikli notlarının yer aldığı konser programından alıntılayacak olursam, "Ines d'Avena tarafından 2011 yılında kurulan La Cicala kendini, son derece zengin ve büyüleyici olan Napoliten Barok repertuvarına adamış ve daha önce hiç duyulmamış bu müzikal hazineleri günümüz dinleyicisiyle buluşturmayı kendine misyon edinmiştir. Topluluk adını, güney Avrupa'nın yaz gecelerinde "şarkı söyleyen" böceği olarak bilinen cicada'dan (ağustos böceği) almaktadır. Bu böcek aynı zamanda erken çağlardan bu yana yeniden dirilişin ve ölümsüzlüğün, ruhsal farkındalığın ve coşkunun da sembolü olmuştur. Yunanlıların gözdesi 'cicada'lar, antik dönem sanatçılar tarafından ise özellikle müzik ve belagat konuları ile ilintili ilham perilerinin ulağı olarak kabul edilmiştir."
"Uzmanlaştıkları, odaklandıkları repertuvar, başlı başına bir müzik diyarı olan Napoli! (...) Barok'un altın çağı olan 17.yy'da 300 bin nüfusuyla Avrupa'nın en büyük kentlerinden biri olmuş. Programa adını veren Partenope ise bu güzel şehrin kurucusu olduğu rivayet edilen su perisinin adı... Napoli Krallığı'nın aynı adlı başkenti 200 yıl boyunca İspanyol hakimiyetinde kalmış ve o çağlarda oldukça uzun sayılan bu "zorlanmış" istikrar" döneminde, kalıcı izleri bugüne de yansıyan kurumsal gelişimini sağlamış. Bir yandan müziğin beşiği sayılan 500 küsur kilisesi, 4 konservatuvarı ve 4 opera binasıyla, tam anlamıyla bir müzik membaı bu şehir; dolayısıyla kurucusunun bir su perisi, yani gaipten gelen efsunlu sesleri, insanı büyüleyip yolundan eden olağanüstü ezgileriyle denizcilerin rotalarını ölümüne saptıran "sirenler" ailesinden Partenope olması şaşırtıcı değil."
Konserin ilk yarısı, ikisi de aynı dönemde Londra'da yaşamış besteciler Porpora'nın "Freme il mar" kantatı ve Haendel'in Napoli'de donanmadayken yazdığı "Dell'aquila l'artigli", Aci'nin Aryası ile başladı. Klavsenci Ribeiro, Aci'nin aryasındaki zorlu klavsen partisini ustalıkla seslendirdi. Ardından Lori, Matteis ve Falconieri'nin sırasıyla "Toccata del Sr. Arcangelo", Flüt için Arya, La suave melodia & Su Corrente" ve "Corrente del Falconieri" eserlerini bir suit edasıyla ard arda seslendirdiler. Başlangıçtaki Archelute solosuyla Noiri, bu zorlu enstrümandaki yeteneğini gözler önüne serdi. İlk yarı, 17. yy'da İspanyol işgaline karşı ayaklanmanın önderi balıkçı Tommaso Aniello'nun öldürülmesi üzerine karısının yaktığı ağıtı ve kendisinin de peşinden ölmek istediğini anlatan Anonim "Lamento di Marinetta, moglie di Masaniello" kantatıyla sona erdi.
İkinci yarı, Napoli Avusturya'nın egemenliğindeyken Viyana'ya ithafen yazılmış Porsile'in "E gia tre volte sorse dall'onde il sole" kantatından Minuetto 1 ve 2 ve Pergolesi'nin Viyolonsel ve sürekli bas için "Sinfonia"sıyla açıldı. Viyolonselci Hitz, bu eserde de başarılı bir performans sergiledi. Porsile'in, deniz kıyısında şarkı söyleyen bir balıkçıyı anlattığı ve ülkemizdeki bağlamaya benzer; archelute'un kuzeni sayılabilecek Arcicalascione için yazdığı kantat'tan sonra Napoli'nin geleneksel dans şarkıları olan Tarantella del Gargano, Tarantella d'avena ve bir ninni olan Ninna nanna'yı dönemin sokak müzisyenleri gibi ayakta ve neşeli bir şekilde seslendirdiler. Biste de bu Tarantella'ları çalan topluluk, şarkıları dinleyicilerin eşliğiyle söyleyerek konseri sonlandırdılar.
Her biri birbirinden yetenekli ve usta icracılar olan La Cicala'yı ve bu organizasyonun gerçekleşmesinde katkısı olan herkesi tebrik etmek istiyorum, verdiğimiz bilet ücretine, tüm haftanın yorgunluğuyla işten çıkıp maç günü Kozyatağı'ndan Beşiktaş'a gelmeme ve 22.30'da çıktığımızda Kadıköy vapuru bitmesine rağmen o soğukta Üsküdar'a motorla geçip oradan Kadıköy'e geçmemize kesinlikle değdi. Gelecek yıl da bu organizasyonda en az bir konser izleyeceğimi düşünüyorum. Sırada, Şubat-Mart aylarında bu yıl 7.si gerçekleşecek Opus Amadeus Oda Müziği Festivali'ni de iple çekiyorum.
Friday, January 26, 2018
Boğaziçi’nin Tarihi Orgu
“Our aim is to make the (Robert) College a recognized center of good music in Constantinople and we hope that with our most excellent hall and its new organ, which has already been promised, we shall be able to attain to this ideal.”
C. E. Estes, Professor of Music, RC
(The Annual Report of RC 1911-1912)
Profesör Estes’in bu sözlerinden 106 yıl sonra Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul’un müzik sahnesindeki yerini daha da güçlendirmek ve görünürlüğünü artırmak idealine doğru bir adım daha attı. 26 Ocak 2018 akşamı kampüsün en eski 2. tarihi akademik binası olan Albert Long Hall’da gerçekleştirilen Yeni Yıl Konserinde Birgül Küçükönder (BÜ’ 84) Orgun tarihçesini ve Mehmet Küçükönder (BÜ’77) onarım hikayesini anlatırken Prof. Leyla PINAR 1913 tarihli İngiliz Norman & Beard marka tarihi orgda birbirinden özel parçalardan oluşan bir program seslendirdi.
Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Ofisi Kültür ve Sanat Komisyonu’nun organize ettiği gecede Orgun 1999-2000 yıllarındaki onarım sürecini yürüten Mehmet Küçükönder’e, bu amacı destekleyen ve bağış sağlayan başta dönemin rektörü Prof. Dr. Üstün Ergüder olmak üzere tüm destekçilere ve günümüzde ihtiyaç duyulan kapsamlı bakım ve onarım için maddi kaynağın oluşmasına öncülük eden Robert Kolejlilere özellikle teşekkür edildi.
Birgül Küçükönder sunumunda, basınçlı hava ile çalışan ilk borulu org ‘pipe organ’ın 757 yılında Constantinople’da üretildiği ve Bizans İmparatoru Constantine V tarafından Fransa Kralı Pepin III.’e armağan olarak gönderildiğini ifade etti. 812’de Pepin’in oğlu Kral Charlemagne’ın, Aachen’deki şapeli için benzer bir org talebinde bulunmasının, Batı Müziği’nde “pipe organ”ların kullanılmasının başlangıcı olarak kabul edildiğini ekledi. Döneminde Balkanların en büyük orgu, dünyanın en ünlü beş orgundan biri olduğu belirtilen Org'un, üç klavye, pedallar ve ellisi salonda görünür olmakla birlikte 5000’in üzerinde borudan oluştuğu ve 1848-1920 yılları arasında İngiltere’den İstanbul’a ithal edilen 3 orgun içinde günümüzde en iyi durumdaki olduğu anlatıldı. Boğaziçi Üniversitesi'nin tarihi Org'u, sahnede çalındığı için diğerlerine kıyasla seyirciyle daha iyi bir etkileşimde olduğu ve Obua, viyolonsel, kontrbas, trombon, klarnet, vb 28 adet enstrümanın sesine sahip olduğu belirtildi. Org'un sıkça çalındığı geçmiş dönemlerde sesinin karşı yakadan Küçüksu’dan duyulabildiği, Halide Edip’in Sinekli Bakkal kitabında Bebek’ten dinlenildiği, 10 Kasım 1938’de ise Robert College'daki öğretmen ve öğrencilerin Cenaze Marşı çalınarak birlikte yas tutmaya çağrıldığı hatırlatıldı.
Bu özel gecede çalışıyla Org'a nefes veren; İtalya, Fransa, İngiltere, İspanya ve Belçika’da önemli konservatuarlarda eğitim almış, birçok uluslararası diploma ve ödüllerinin yanı sıra konser ve CD çalışmaları bulunan Prof. Leyla PINAR “İstanbul Barok” adlı grubun kurucusu olup İstanbul Orgları üzerine bir kitabı bulunmaktadır. Konsere Pachelbel’in Magnifica’sı ve aynı hayranlığı simgelediğini ifade ettiği Ali Ufki’nin İlahi’siyle başlayan PINAR, Handel, Bach, Haydn ve Salieri’nin yanı sıra Satie, Erkin ve Peeters gibi modern bestecilerin eserlerini icra etti. Parça aralarında kısa bilgilere de yer veren PINAR, kendisi bir süre İstanbul’da yaşamış ve olasılıkla Yeniköy’deki Kilise orgunda da eserler seslendirmiş olan Lizst’ten Verdi’nin Requiem-Agnus Dei parafrazına da yer vermesinin yanı sıra, bir sürpriz niteliğinde Elvis Presley’in Love me Tender adlı şarkısını da çaldı.
Birçok sanatsever, BÜ mezunu ve öğrencisinin ilgi gösterdiği bu akşamda, tarihi Orgun yaşatılarak gelecek nesillere devredilebilmesi, nefes alması ve ömrünün uzaması için olabildiğince sık çalınması gerektiği vurgulanırken, Org konserlerinin her ay yapılması, bahar aylarında uluslararası “Org Festivali”, İKSV İstanbul Müzik Festivali kapsamında “Albert Long Hall’de Org Konserleri” düzenlenebilmesi ve bakım-onarımının devamlılığı için çalışmaların sürdürüldüğü ifade edildi. Bu kapsamda www.buvak.org.tr adresinden bağış toplanmakta olup Boğaziçi’nin tarihi orgu ve Albert Long Hall İstanbul’un müzik sahnesinde daha iyi yerlere gelmesini ve İstanbul’da org konserleri ve festivallerine ev sahipliği yapmasını mezun bir Boğaziçili olarak ben de yürekten umuyorum.
Thursday, November 2, 2017
Duo Fidelis'ten bir lokma Aşk ve Ölüm
Piyanoda Orçun Orçunsel ve flütte Zeynep Keleşoğlu'ndan oluşan Duo Fidelis, 1 Kasım Çarşamba akşamı Kadıköy Yeldeğirmeni Sanat'ta salonu dolduran dinleyicilere tam anlamıyla bir müzik ziyafeti verdi. Kaba bir tercümeyle "sadık ikili" olarak Türkçeleştirilebilecek Duo Fidelis'in programı Aşk ve Ölüm üzerineydi. Müzik tarihinin çeşitli dönemlerinden ince bir zevkle seçilmiş eserlerin yer aldığı konsere dair bu isimler de oldukca uyumluydu.
Zeynep Keleşoğlu'nun eserlerden önce izleyiciye hikayelerini anlattığı konserin ilk yarısında klasik dönem Franız besteci Christoph Gluck'un Orfeo operasından bir tema üzerine yazdığı "Dance of the Blessed Spirits" adlı eseri ve romantik Alman besteci Carl Reinecke'nin su perilerinden esinlendiği "Undine" sonatını dinledik. Tanıtım yazısındaki gibi "Mitolojik karakterleri yanlarına alarak bizi duygu dünyasına doğru bir yolculuğa çıkardıkları" bu eserlerde, sanatçıların üst düzey icraları ve enerjileri eski bir kilise olan salonun akustiğiyle birleşerek oldukça keyifli bir yarım saat geçirmemizi sağladı.
Yine tanıtım yazısından alıntılarsak; "ikinci yarıda ise tarihin içinden, yitirişi deneyimleme, yaşamı anlamlandırma ve aşkı sanat aracılığıyla ölümsüzlüğe kavuşturma hikayelerini sahneye taşıdılar.". İlk olarak Zeynep Keleşoğlu, avangard Japon besteci Kazuo Fukushima'nın solo flüt için yazdığı "Mei" (elle tutulamayan, belirsiz) adlı eserini seslendirdi. Ardından ikiliden, "Orçunsel'in Aydın'da 3200 yıllık bir mezar taşında bulunan dünyanın en eski ikinci yazılı şarkısı üzerine bestelediği "Seikilos Epitaph" adlı eserinin ilk seslendirilişini" dinledik. Sanatçı, antik dönemde yaşamış bir adamın ölmüş eşine yazdığı ancak hüzünden çok neşe ve huzur dolu bu melodiyi, hoş bir biçimde armonize ederek çağdaş tarzda bestelemiş. Ölümün böyle yas olarak değil de bu dünyanın sınırlarından kurtuluş olarak ele alınması ve giden kişi adına sevinç duyulması ne kadar da antik ve hem de çağdaş bir yaklaşım ! Eserin icrasında piyanonun tellerine dokunularak oluşturulan efektler ve yer yer yavaş, yer yer hızlı ve zor pasajları barındıran bu bestede konseri birlikte izlediğim Atakan'ın fark ettiği gibi yoğun bir Ravel etkisi de hissediliyordu.
Bu prömiyerle sonlanan konserin içten içe hiç bitmemesini isterken; bis olarak Mahler'in Rückert şiirlerine yazdığı "Kindertotenlieder"den (Çocuk Ölümleri Üzerine Şarkılar) bir parça çaldılar. Orçunsel'in rahatsızlığına rağmen oldukça başarılı geçen bu performansın tadı damağımda kaldı dersem hiç abartmış sayılmam :)
Zeynep Keleşoğlu'nun eserlerden önce izleyiciye hikayelerini anlattığı konserin ilk yarısında klasik dönem Franız besteci Christoph Gluck'un Orfeo operasından bir tema üzerine yazdığı "Dance of the Blessed Spirits" adlı eseri ve romantik Alman besteci Carl Reinecke'nin su perilerinden esinlendiği "Undine" sonatını dinledik. Tanıtım yazısındaki gibi "Mitolojik karakterleri yanlarına alarak bizi duygu dünyasına doğru bir yolculuğa çıkardıkları" bu eserlerde, sanatçıların üst düzey icraları ve enerjileri eski bir kilise olan salonun akustiğiyle birleşerek oldukça keyifli bir yarım saat geçirmemizi sağladı.
Yine tanıtım yazısından alıntılarsak; "ikinci yarıda ise tarihin içinden, yitirişi deneyimleme, yaşamı anlamlandırma ve aşkı sanat aracılığıyla ölümsüzlüğe kavuşturma hikayelerini sahneye taşıdılar.". İlk olarak Zeynep Keleşoğlu, avangard Japon besteci Kazuo Fukushima'nın solo flüt için yazdığı "Mei" (elle tutulamayan, belirsiz) adlı eserini seslendirdi. Ardından ikiliden, "Orçunsel'in Aydın'da 3200 yıllık bir mezar taşında bulunan dünyanın en eski ikinci yazılı şarkısı üzerine bestelediği "Seikilos Epitaph" adlı eserinin ilk seslendirilişini" dinledik. Sanatçı, antik dönemde yaşamış bir adamın ölmüş eşine yazdığı ancak hüzünden çok neşe ve huzur dolu bu melodiyi, hoş bir biçimde armonize ederek çağdaş tarzda bestelemiş. Ölümün böyle yas olarak değil de bu dünyanın sınırlarından kurtuluş olarak ele alınması ve giden kişi adına sevinç duyulması ne kadar da antik ve hem de çağdaş bir yaklaşım ! Eserin icrasında piyanonun tellerine dokunularak oluşturulan efektler ve yer yer yavaş, yer yer hızlı ve zor pasajları barındıran bu bestede konseri birlikte izlediğim Atakan'ın fark ettiği gibi yoğun bir Ravel etkisi de hissediliyordu.
Bu prömiyerle sonlanan konserin içten içe hiç bitmemesini isterken; bis olarak Mahler'in Rückert şiirlerine yazdığı "Kindertotenlieder"den (Çocuk Ölümleri Üzerine Şarkılar) bir parça çaldılar. Orçunsel'in rahatsızlığına rağmen oldukça başarılı geçen bu performansın tadı damağımda kaldı dersem hiç abartmış sayılmam :)
Subscribe to:
Posts (Atom)











