Murger Tomb

Murger Tomb
Henri Murger, Cimetiére de Montmartre, Eylül 2015

Sunday, February 4, 2018

"Partenope'nin Sesi-Napoli'nin Denizden Esen Barok Ezgileri"

Deniz Müzesi, Aralık ayından bu yana "Barok Avrupası'na Büyüleyici Bir Yolculuk" başlığıyla sürdürülen ve sanat yönetmenliğini Mehmet Mestçi'nin üstlendiği Barok Konserleri'nin sonuncusunda Hollanda'dan La Cicala Baroque Ensemble'ı ağırladı. 2 Şubat Cuma akşamı gerçekleştirilen "Napoli'nin Denizden Esen Barok Ezgileri" konserinde tarihi tekneler ve boğaz manzarasına karşı amfi düzeninde kurulmuş salon tamamıyla dolarken güzel akustiğiyle dinleyiciye eşsiz bir 2 saat yaşattı.  

Ines d'Avena (barok blokflüt), Nina Hitz (çello), Shizuko Noiri (archelute) ve Claudio Ribeiro'dan (klavsen) oluşan topluluğa Stefanie True (soprano) eşlik etti. İçeriği ve basımındaki kalite ve özenin göze çarptığı ve Alper Maral'ın keyifli ve derinlikli notlarının yer aldığı konser programından alıntılayacak olursam, "Ines d'Avena tarafından 2011 yılında kurulan La Cicala kendini, son derece zengin ve büyüleyici olan Napoliten Barok repertuvarına adamış ve daha önce hiç duyulmamış bu müzikal hazineleri günümüz dinleyicisiyle buluşturmayı kendine misyon edinmiştir. Topluluk adını, güney Avrupa'nın yaz gecelerinde "şarkı söyleyen" böceği olarak bilinen cicada'dan (ağustos böceği) almaktadır. Bu böcek aynı zamanda erken çağlardan bu yana yeniden dirilişin ve ölümsüzlüğün, ruhsal farkındalığın ve coşkunun da sembolü olmuştur. Yunanlıların gözdesi 'cicada'lar, antik dönem sanatçılar tarafından ise özellikle müzik ve belagat konuları ile ilintili ilham perilerinin ulağı olarak kabul edilmiştir."


"Uzmanlaştıkları, odaklandıkları repertuvar, başlı başına bir müzik diyarı olan Napoli! (...) Barok'un altın çağı olan 17.yy'da 300 bin nüfusuyla Avrupa'nın en büyük kentlerinden biri olmuş. Programa adını veren Partenope ise bu güzel şehrin kurucusu olduğu rivayet edilen su perisinin adı... Napoli Krallığı'nın aynı adlı başkenti 200 yıl boyunca İspanyol hakimiyetinde kalmış ve o çağlarda oldukça uzun sayılan bu "zorlanmış" istikrar" döneminde, kalıcı izleri bugüne de yansıyan kurumsal gelişimini sağlamış. Bir yandan müziğin beşiği sayılan 500 küsur kilisesi, 4 konservatuvarı ve 4 opera binasıyla, tam anlamıyla bir müzik membaı bu şehir; dolayısıyla kurucusunun bir su perisi, yani gaipten gelen efsunlu sesleri, insanı büyüleyip yolundan eden olağanüstü ezgileriyle denizcilerin rotalarını ölümüne saptıran "sirenler" ailesinden Partenope olması şaşırtıcı değil."

Konserin ilk yarısı, ikisi de aynı dönemde Londra'da yaşamış besteciler Porpora'nın "Freme il mar" kantatı ve Haendel'in Napoli'de donanmadayken yazdığı "Dell'aquila l'artigli", Aci'nin Aryası ile başladı. Klavsenci Ribeiro, Aci'nin aryasındaki zorlu klavsen partisini ustalıkla seslendirdi. Ardından Lori, Matteis ve Falconieri'nin sırasıyla "Toccata del Sr. Arcangelo", Flüt için Arya, La suave melodia & Su Corrente" ve "Corrente del Falconieri" eserlerini bir suit edasıyla ard arda seslendirdiler. Başlangıçtaki Archelute solosuyla Noiri, bu zorlu enstrümandaki yeteneğini gözler önüne serdi. İlk yarı, 17. yy'da İspanyol işgaline karşı ayaklanmanın önderi balıkçı Tommaso Aniello'nun öldürülmesi üzerine karısının yaktığı ağıtı ve kendisinin de peşinden ölmek istediğini anlatan Anonim "Lamento di Marinetta, moglie di Masaniello" kantatıyla sona erdi.

İkinci yarı, Napoli Avusturya'nın egemenliğindeyken Viyana'ya ithafen yazılmış Porsile'in "E gia tre volte sorse dall'onde il sole" kantatından Minuetto 1 ve 2 ve Pergolesi'nin Viyolonsel ve sürekli bas için "Sinfonia"sıyla açıldı. Viyolonselci Hitz, bu eserde de başarılı bir performans sergiledi. Porsile'in, deniz kıyısında şarkı söyleyen bir balıkçıyı anlattığı ve ülkemizdeki bağlamaya benzer; archelute'un kuzeni sayılabilecek Arcicalascione için yazdığı kantat'tan sonra Napoli'nin geleneksel dans şarkıları olan Tarantella del Gargano, Tarantella d'avena ve bir ninni olan Ninna nanna'yı dönemin sokak müzisyenleri gibi ayakta ve neşeli bir şekilde seslendirdiler. Biste de bu Tarantella'ları çalan topluluk, şarkıları dinleyicilerin eşliğiyle söyleyerek konseri sonlandırdılar.

Her biri birbirinden yetenekli ve usta icracılar olan La Cicala'yı ve bu organizasyonun gerçekleşmesinde katkısı olan herkesi tebrik etmek istiyorum, verdiğimiz bilet ücretine, tüm haftanın yorgunluğuyla işten çıkıp maç günü Kozyatağı'ndan Beşiktaş'a gelmeme ve 22.30'da çıktığımızda  Kadıköy vapuru bitmesine rağmen o soğukta Üsküdar'a motorla geçip oradan Kadıköy'e geçmemize kesinlikle değdi. Gelecek yıl da bu organizasyonda en az bir konser izleyeceğimi düşünüyorum. Sırada, Şubat-Mart aylarında bu yıl 7.si gerçekleşecek Opus Amadeus Oda Müziği Festivali'ni de iple çekiyorum. 

Friday, January 26, 2018

Boğaziçi’nin Tarihi Orgu

Our aim is to make the (Robert) College a recognized center of good music in Constantinople and we hope that with our most excellent hall and its new organ, which has already been promised, we shall be able to attain to this ideal.

C. E. Estes, Professor of Music, RC
(The Annual Report of RC 1911-1912)



Profesör Estes’in bu sözlerinden 106 yıl sonra Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul’un müzik sahnesindeki yerini daha da güçlendirmek ve görünürlüğünü artırmak idealine doğru bir adım daha attı. 26 Ocak 2018 akşamı kampüsün en eski 2. tarihi akademik binası olan Albert Long Hall’da gerçekleştirilen Yeni Yıl Konserinde Birgül Küçükönder (BÜ’ 84) Orgun tarihçesini ve Mehmet Küçükönder (BÜ’77) onarım hikayesini anlatırken Prof. Leyla PINAR 1913 tarihli İngiliz Norman & Beard marka tarihi orgda birbirinden özel parçalardan oluşan bir program seslendirdi. 


Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Ofisi Kültür ve Sanat Komisyonu’nun organize ettiği gecede Orgun 1999-2000 yıllarındaki onarım sürecini yürüten Mehmet Küçükönder’e, bu amacı destekleyen ve bağış sağlayan başta dönemin rektörü Prof. Dr. Üstün Ergüder olmak üzere tüm destekçilere ve günümüzde ihtiyaç duyulan kapsamlı bakım ve onarım için maddi kaynağın oluşmasına öncülük eden Robert Kolejlilere özellikle teşekkür edildi.


Birgül Küçükönder sunumunda, basınçlı hava ile çalışan ilk borulu org ‘pipe organ’ın 757 yılında Constantinople’da üretildiği ve Bizans İmparatoru Constantine V tarafından Fransa Kralı Pepin III.’e armağan olarak gönderildiğini ifade etti. 812’de Pepin’in oğlu Kral Charlemagne’ın, Aachen’deki şapeli için benzer bir org talebinde bulunmasının, Batı Müziği’nde “pipe organ”ların kullanılmasının başlangıcı olarak kabul edildiğini ekledi. Döneminde Balkanların en büyük orgu, dünyanın en ünlü beş orgundan biri olduğu belirtilen Org'un, üç klavye, pedallar ve ellisi salonda görünür olmakla birlikte 5000’in üzerinde borudan oluştuğu ve 1848-1920 yılları arasında İngiltere’den İstanbul’a ithal edilen 3 orgun içinde günümüzde en iyi durumdaki olduğu anlatıldı. Boğaziçi Üniversitesi'nin tarihi Org'u, sahnede çalındığı için diğerlerine kıyasla seyirciyle daha iyi bir etkileşimde olduğu ve Obua, viyolonsel, kontrbas, trombon, klarnet, vb 28 adet enstrümanın sesine sahip olduğu belirtildi. Org'un sıkça çalındığı geçmiş dönemlerde sesinin karşı yakadan Küçüksu’dan duyulabildiği, Halide Edip’in Sinekli Bakkal kitabında Bebek’ten dinlenildiği, 10 Kasım 1938’de ise Robert College'daki öğretmen ve öğrencilerin Cenaze Marşı çalınarak birlikte yas tutmaya çağrıldığı hatırlatıldı. 

Bu özel gecede çalışıyla Org'a nefes veren; İtalya, Fransa, İngiltere, İspanya ve Belçika’da önemli konservatuarlarda eğitim almış, birçok uluslararası diploma ve ödüllerinin yanı sıra konser ve CD çalışmaları bulunan Prof. Leyla PINAR  “İstanbul Barok” adlı grubun kurucusu olup İstanbul Orgları üzerine bir kitabı bulunmaktadır. Konsere Pachelbel’in Magnifica’sı ve aynı hayranlığı simgelediğini ifade ettiği Ali Ufki’nin İlahi’siyle başlayan PINAR, Handel, Bach, Haydn ve Salieri’nin yanı sıra Satie, Erkin ve Peeters gibi modern bestecilerin eserlerini icra etti. Parça aralarında kısa bilgilere de yer veren PINAR, kendisi bir süre İstanbul’da yaşamış ve olasılıkla Yeniköy’deki Kilise orgunda da eserler seslendirmiş olan Lizst’ten Verdi’nin Requiem-Agnus Dei parafrazına da yer vermesinin yanı sıra, bir sürpriz niteliğinde Elvis Presley’in Love me Tender adlı şarkısını da çaldı.


Birçok sanatsever, BÜ mezunu ve öğrencisinin ilgi gösterdiği bu akşamda, tarihi Orgun yaşatılarak gelecek nesillere devredilebilmesi, nefes alması ve ömrünün uzaması için olabildiğince sık çalınması gerektiği vurgulanırken, Org konserlerinin her ay yapılması, bahar aylarında uluslararası “Org Festivali”, İKSV İstanbul Müzik Festivali kapsamında “Albert Long Hall’de Org Konserleri” düzenlenebilmesi ve bakım-onarımının devamlılığı için çalışmaların sürdürüldüğü ifade edildi. Bu kapsamda www.buvak.org.tr adresinden bağış toplanmakta olup Boğaziçi’nin tarihi orgu ve Albert Long Hall İstanbul’un müzik sahnesinde daha iyi yerlere gelmesini ve İstanbul’da org konserleri ve festivallerine ev sahipliği yapmasını mezun bir Boğaziçili olarak ben de yürekten umuyorum.

Thursday, November 2, 2017

Duo Fidelis'ten bir lokma Aşk ve Ölüm

Piyanoda Orçun Orçunsel ve flütte Zeynep Keleşoğlu'ndan oluşan Duo Fidelis, 1 Kasım Çarşamba akşamı Kadıköy Yeldeğirmeni Sanat'ta salonu dolduran dinleyicilere tam anlamıyla bir müzik ziyafeti verdi. Kaba bir tercümeyle "sadık ikili" olarak Türkçeleştirilebilecek Duo Fidelis'in programı Aşk ve Ölüm üzerineydi. Müzik tarihinin çeşitli dönemlerinden ince bir zevkle seçilmiş eserlerin yer aldığı konsere dair bu isimler de oldukca uyumluydu.


Zeynep Keleşoğlu'nun eserlerden önce izleyiciye hikayelerini anlattığı konserin ilk yarısında klasik dönem Franız besteci Christoph Gluck'un Orfeo operasından bir tema üzerine yazdığı "Dance of the Blessed Spirits" adlı eseri ve romantik Alman besteci Carl Reinecke'nin su perilerinden esinlendiği "Undine" sonatını dinledik. Tanıtım yazısındaki gibi "Mitolojik karakterleri yanlarına alarak bizi duygu dünyasına doğru bir yolculuğa çıkardıkları" bu eserlerde, sanatçıların üst düzey icraları ve enerjileri eski bir kilise olan salonun akustiğiyle birleşerek oldukça keyifli bir yarım saat geçirmemizi sağladı.

Yine tanıtım yazısından alıntılarsak; "ikinci yarıda ise tarihin içinden, yitirişi deneyimleme, yaşamı anlamlandırma ve aşkı sanat aracılığıyla ölümsüzlüğe kavuşturma hikayelerini sahneye taşıdılar.". İlk olarak Zeynep Keleşoğlu, avangard Japon besteci Kazuo Fukushima'nın solo flüt için yazdığı "Mei" (elle tutulamayan, belirsiz) adlı eserini seslendirdi. Ardından ikiliden, "Orçunsel'in Aydın'da 3200 yıllık bir mezar taşında bulunan dünyanın en eski ikinci yazılı şarkısı üzerine bestelediği "Seikilos Epitaph" adlı eserinin ilk seslendirilişini" dinledik. Sanatçı, antik dönemde yaşamış bir adamın ölmüş eşine yazdığı ancak hüzünden çok neşe ve huzur dolu bu melodiyi, hoş bir biçimde armonize ederek çağdaş tarzda bestelemiş. Ölümün böyle yas olarak değil de bu dünyanın sınırlarından kurtuluş olarak ele alınması ve giden kişi adına sevinç duyulması ne kadar da antik ve hem de çağdaş bir yaklaşım ! Eserin icrasında piyanonun tellerine dokunularak oluşturulan efektler ve yer yer yavaş, yer yer hızlı ve zor pasajları barındıran bu bestede konseri birlikte izlediğim Atakan'ın fark ettiği gibi yoğun bir Ravel etkisi de hissediliyordu.

Bu prömiyerle sonlanan konserin içten içe hiç bitmemesini isterken; bis olarak Mahler'in Rückert şiirlerine yazdığı "Kindertotenlieder"den (Çocuk Ölümleri Üzerine Şarkılar) bir parça çaldılar. Orçunsel'in rahatsızlığına rağmen oldukça başarılı geçen bu performansın tadı damağımda kaldı dersem hiç abartmış sayılmam :)

Wednesday, November 1, 2017

Cumhuriyet, Türk Bestecilerinin Eserleriyle Kutlandı

İstanbul Devlet Opera ve Balesi, 29 Ekim Pazar günü gerçekleştirdiği Cumhuriyet Dönemi Türk Bestecileri konseriyle Türkiye Cumhuriyetinin 94. yaşını coşkulu şekilde kutladı. Kadıköy Süreyya Operası’nda sahnelenen konser, ezelden beri müzik camiasında tartışılagelen “Türkçe arya olur mu?” sorusuna güzel bir yanıt niteliğindeydi.


Türkiye’de operanın gelişmesine büyük katkılarıyla ve Ankara ve İstanbul operalarının kurucusu olarak bilinen Aydın Gün anısına düzenlenenen konserde Boğaziçili piyanist Aydın Karlıbel, İDOB sanatçıları Utku Bayburt (Bariton), Cenk Bıyık (Tenor), Şebnem Ağrıdağ (Soprano), Cengiz Arslan (Bariton), Deniz Likos (Mezzo Soprano) ve Özlem Soydan’a (Soprano) eşlik etti.

Bazilari Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarında yetenekli gençlerin eğitim için yurtdışına gönderilmeleri kapsamında, bazilari kendi imkanlariyla Almanya, Fransa, Avusturya gibi Avrupa ülkelerinde okuyan, bu birikimleriyle yurda dönerek müzik üretimi ve eğitimi anlamında büyük katkılar sağlayan ve Türk Beşleri olarak anılan Ahmed Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses ve Hasan Ferid Alnar’ın eserlerinden oluşan program, Aydın Karlıbel'in açılış konuşmasıyla başladı.

İlk olarak Saygun’un “Köroğlu” ve “Harmandalı” adlı eserleri Utku Bayburt’tan dinledik. Daha sonra sahne alan Cenk Bıyık Saygun’un “Mavilim” ve Akses’in “Mumların Karanlığı”nı oldukça başarılı şekilde yorumladı. Necil Kazım Akses’in yoğun dissonans kullanılan ve zorlu bir icraya sahip Orhan Veli şiiri üzerine yazdığı “Anlatamıyorum” ve “Aramadın” adlı şarkıları dinlediğimiz Şebnem Ağrıdağ ise salonu hem gür sesiyle hem de günün anlam ve önemine uyan kırmızı elbisesiyle etkiledi. Cengiz Arslan, Ulvi Cemal Erkin’in Altı Halk Türküsü’nden “Çamdan Sakız Akıyor”, “Ayın Ondördü” ve “Divan” isimli şarkıları yorumlarken Deniz Likos Cemal Reşit Rey’in 12 Anadolu Türküsü’nden “Yonca” ve “Sarı Zeybek”i; Özlem Soydan da duru sesiyle “Çeşme” ve “Ayın Ondördü”nü söyledi. Bilinen halk türkülerinden esinlenilen bu şarkılarda klasik batı müziği formlarında bestelenen türkülerden örnekler dinledik. Halk müziği ve yerel kültüre ilişkin muzikal malzemenin (yasaklanip yok edilmemek kaydiyla) batı müziği formlarinda kullanilmasinin yerel muzikleri evrensel boyuta tasiyacagini dusunen biri olarak; Cumhuriyet tarihimizdeki önemli tartışmalardan biri olan Türk müziğinin batı formlarında icra edilip edilmemesi konusundaki fikrim bu performanslardan sonra da degismedi ancak ozellikle sozlu muzikte bunun mutlaka iyi bir beste ve iyi bir icrayla yapilmasi gerektigi seklinde guncellendi :) Ayrica orkestra esliklerinin piyanoyla calinmasinin da etkiyi biraz azalttigini dusunuyorum.


Karlıbel solo olarak seslendirdigi Hasan Ferid Alnar’ın Sekiz Piyano eserinde caz tınılarının hissedildiği “Şu Yamaçta No.1” ve izlenimci özellikleri ön plana çıkan “Deniz Kıyısında Gün Doğusu No.3” ve “Oyun Havası No.8” eserlerini piyanoyla başarılı şekilde yorumladı. İlk kez Ferid Alnar’ı canlı dinleme fırsatı bulduğum için ayrıca mutlu oldum. Türk bestecilerinin daha dinlemedigim ne çok güzel eseri/şarkısı olduğunu düşünerek; keşke okullarda bunlara da yer verilseydi diye hayıflandım. Program tüm solistlerin katılımıyla Aydın Karlıbel’in bestelediği “Atatürk Marşı” ve düzenlediği “Ankara’nın Taşına Bak” şarkılarıyla sonlanırken; yoğun istek üzerine 10. Yıl Marşı ve İzmir Marşı seyircilerin coşkulu katılımıyla seslendirildi.

Notlar: Piyanist olarak başarılı olan Karlıbel’in, beste ve düzenleme konularındaysa daha çok ilerlemesi gerektiği, kendi eserlerinin oncesinde ve sonrasindaki Alnar ve Rey'in eserleriyle karsilastirinca oldukca göze çarpıyordu. Diğer yandan, konser programında şarkıların alındığı operaların ve/veya eserlerin, şairlerin, sözlerin ve solistlerin ses renklerinin yer alması daha bilgilendirici olurken katılımcı olunmasını da sağlayabilirdi. 

Friday, October 27, 2017

Piyanoya Can Geldi

Dünyaca ünlü piyanist Toros Can’ın 23 Ekim Pazartesi akşamı Kadıköy Süreyya Operası’nda verdiği Barok Dönemden Çağımıza Süitler başlıklı konseri, hem yorum hem eser seçimi hem de sanatçının dinleyicilerle kurduğu iletişim anlamında bir süredir izlediğim en etkileyici konserdi. Çağdaş piyano edebiyatındaki ustalığıyla bilinen Can’ın modern eserleri olduğu kadar barok eserleri de kendi estetikleri içinde nefes kesici şekilde yorumladığı konserde 500 kişilik Süreyya Operası tamamen doluydu. Sanatçı, Purcell, Debussy, Schulhoff ve Hindemith’ten süitler seslendirdiği akşamda eserlerden önce kısa açıklamalar da yaparak parçalara ve bestecilerine ilişkin bağlamı ve dikkat çekici noktaları izleyicilerle paylaştı. Ustalığıyla olduğu kadar mütevaziliğiyle de göz dolduran hocamızın eserlerle kurduğu bağı kendi gözünden aktararak bize de onlarla bağ kurabilecek yüzeyler yaratması çok güzeldi.

Konserin başlığında yer alan ve çeşitli popüler halk danslarının uygun bir ritmik ve tonal çerçevede bir araya getirilmesinden oluşan süit formu, altın çağını barok dönemde J.S. Bach’la yaşamış; 20. yy’a doğru tekrar bestecilerin gündemine girerek farklılaşmıştır. Programın ilk iki eseri, Toros Can’ın 2005 tarihli Suites & Grounds CD’siyle ilk kez kaydını gerçekleştirdiği Henry Purcell’in 4 numaralı La minör ve 7 numaralı Re minör süitleriydi. Aslında klavsen için bestelenen bu parçaların icrasındaki özgünlük ve orijinal ruhu kaybetmeden yorumlayışı oldukça başarılıydı.  Parçaya başlamadan önce barok eserlerin yorumuna dair süren ezeli tartışmaya “”Bir müzikoloğa Bach’ta pedal kullanılır mı diye sormuşlar, kullanmak yanlıştır ama kullanmamak daha yanlıştır.” demiş” şeklinde esprili bir şekilde gönderme yaparak bu konuda kendi görüşünü de dinleyenlerle paylaşmış oldu.


Müzikte empresyonizmle özdeşleşen Claude Debussy’ye ve en çok 3. bölümü Clair de Lune’le bilinen ünlü eseri Suite Bergamasque’a geçtiğinde adeta bizi zaman makinesiyle Purcell’den 200 yıl sonraki başka bir dünyaya yolculuğa çıkardı. İlk bölümü Prélude dışında Barok süitten uzak, dans ve hareketten çok dinlemeye yönelik ve tonalitenin ve bölümleri birbirine bağlayan bağın önceki döneme göre gevşediği bir parçayla karşı karşıya kaldık. Kimi kaynaklara göre çoğunlukla gezgin soytarılar tarafından icra edildiği belirtilen Kuzey İtalya’daki Bergamo bölgesinin dansı Bergamasque ismi eserdeki esprili ve yer yer ironik üsluba gönderme yapıyor gibiydi.  “Bergamasque” aynı zamanda, Clair de Lune’un adını aldığı Paul Verlaine’in aynı isimli şiirinde de sevgilinin ruhunu tasvir ederken geçmektedir.

Debussy’yi çalarken piyanoya dokunuşuyla nasıl can verdiğini fark etmemi sağladığından, oturduğum yerden sanatçının ellerini görebildiğim için kendimi çok şanslı hissettim. Aslında ardında büyük bir matematik ve emek yatan ama bir o kadar da doğaçlama ve uçucu görünen parmakların hareketini izlerken ben de uçuyor gibiydim. Bestecinin parçanın adını değiştirmeden önce asıl esinlendiği Promenade Sentimentale şiirinin
“Batan güneş son ışınlarını yayar
Ve titreştirirken nilüferleri rüzgar
Koca su çiçekleri sazlıkta
Işıldar mahzun, durgun suda”
mısralarındaki hissi salonu dolduran dinleyicilere başarılı bir şekilde aktardı.

Erwin Schulhoff’un Partita ve Paul Hindemith’in 1922 Suiti eserlerinin yer aldığı ikinci yarıda piyanist bizi yine bir zaman yolculuğuna çıkardı ancak bu defaki değişim çok daha dramatikti. Geç romantik Fransa’da sömürgeleşmeyle servetin artmakta olduğu; yeni kültürlerin keşfedildiği nispeten parlak ve “güzel” bir çağın aksine; aradan yalnızca 30 yıl geçmesine karşın modern Almanya’daki 1. Dünya Savaşını yaşamış ve yenilmiş, ekonomisi çökmüş bir düşüş devrine ve onun “çirkin” estetiğine gittik. İkisi de 1922’de Almanya’da yazılmış bu eserlerde armonideki değişim, dissonans kullanımının artması, Ragtime, Boston, Shimmy gibi popüler Amerikan danslarının seçilmesi, A-B-A formunun kullanılması gibi birçok ortak özellik bulunuyor. Ayrıca, alışıldık şekilde dans etmeye uygun olmasalar da özellikle Fox tempo ve Ragtime parçalarda enerji o kadar yüksekti ki seyirciler kadar sanatçı da kalkıp dans edecek gibiydi :)

İlk sıradaki Erwin Schulhoff, erken bestecilik döneminde ekspresyonist 12 ton müziğinin ve Dadaizmin etkisinde olmasına karşın Bach’ın eserleri gibi Partita ismini kullandığı bu eserinde Yeni Klasikçilik’e daha yakın bir üsluptadır. Toros Can da kısa açıklamasında Komünist Manifesto üzerine bir kantat bile yazmış olan Schulhoff’un yenilikçiliğine, deneyselciliğine ve 1912 yılında bu özelliklerinden etkilendiği Debussy’nin öğrencisi olmuş olmasına vurgu yaptı.

8 bölümlük Partita’nın ilk parçası Tempo di Fox başlayınca müzikteki tonal, ritmik ve dinamik değişimin yarattığı ufak çaplı bir şok yaşarken; 4. sıradaki Tempo di Fox a la Hawai’yi de dinleyince piyanistin vahşi bir tilkiyi evcilleştirme çabasına şahit oluyor gibiydim. 3. sıradaki Tango-Rag ve 7. sıradaki Tango adlı parçaları tangoyla ilgisi olan diğer seyirciler gibi ekstra bir merakla dinledim. Bunların isim benzerliği dışında günümüzde bilinen Arjantin Tangoyla ilgisi olmasa da sol elin akıcılığı ve sağ elin sertliğindeki birbirine karşıtlık tutkuyla dans eden bir çiftin hareketlerine ve tangonun doğasındaki çatışmaya benziyordu.

Konserin son bestecisi Paul Hindemith, 1935-37 yılları arasında Türkiyeye ziyaretler gerçekleştirmiş ve Ankara Konservatuvarının ve kanununun gelişme sürecinde danışmanlık yapmış olduğu için ülkemiz müzik tarihinde önemli bir yeri vardır. Bunun yanı sıra, Toros Can’ın hayatında ikisinin de farklı dönemlerde de olsa Yale Üniversitesi’nde okumuş olmaları ve ilk CD’sini onun eserleriyle kaydetmesi itibarıyla özel bir yere sahip olduğunu öğrendik.

Hindemith’in eseri 5 bölüm olup 2. sıradaki Schimmy’de dansın doğasından da kaynaklı olarak oldukça paranoyak bir hava hissediliyordu. Diğerlerinin yanında çok daha sakin ve lirik olan 3. sıradaki Nachtstück’te bir nefes alma fırsatı bulduk. Son parça Ragtime’da ise Toros Can, Hindemith’in bu bölüme kullanım kılavuzu yazdığını ve çalana “Piyano derslerinde öğrendiklerini unut, Hangi notayı hangi parmakla çalacağını boşver, Parçayı vahşice çal ama ritmi daima bir makine gibi düzgün olsun.  Piyanoyu ilginç bir çeşit vurmalı çalgı gibi düşün ve öyle davran” talimatı verdiğini aktardı. Gerçekten de parçadaki motorik his fark ediliyordu ve o dönemin vahşi şekilde gelişen sanayileşmesini gözümde canlandırdı. Tüm salonun nefesini tutarak izlediği bu parça esere, bu eser de konsere son noktayı koymakta oldukça başarılıydı. Alkışın uzun süre durmadığı konserde bis olarak Purcell’in Round O eserini çalarak parçanın adı gibi döngüyü tamamlayarak bizi başladığımız yere döndürdü.


Geceye dair en dikkat çekici noktalardan biri programın tasarlanışındaki zeka ve incelikti. Farklı dönem ve karakterlerden bestecilerin süit başlığı altında bir araya getiriliş ve yorumlanışındaki zerafet göz doldurdu. Belki programda bu formun en iyi örneklerini vermiş Bach’tan da bir eser yer alsaydı tam bir süit retrospektifi izleyebilirdik. Bunun yanı sıra, farklılıklarından da bahsetmiş olmasına karşın Schulhoff ve Hindemith’in birbirine benzer eserlerinin çalınması; dinleyiciyi bestecileri birbiriyle karşılaştırmaya ve eserlerden birini tercih etmeye itti. Programdaki bir diğer ilginç yön ise, 3 bestecinin (Debussy, Schulhoff ve Hindemith) dinlediğimiz eserlerini 28 yaşında yazmış olmalarıydı. Gelecek ay ben de 28 yaşımı dolduracağım için buradan kendime pay çıkarıp hemen süit yazmaya başladım (!) şaka şaka, bu eserleri kendime doğum günü hediyeleri olarak armağan ettim :) Uzun süre etkisinde kalacağım bu konserden sonra Toros Can’ın yeni resitallerini iple çekiyor olacağım. 

Thursday, May 5, 2016

YOK - 1

Trim
Trak
Trim
Trak


Demir tekerlekler raylarda dönmeye başladı, sonuna götüren son yolculuğu başlamıştı. Yemekli vagon açık mıdır acaba diye düşündü. Çünkü ucuza bira içerek sigarasını da içebileceği kısa da olsa rahat bir yolculuk yapmak isterdi, bilet kontrolüne de takılmazdı. Sonra hiç parası olmadığını düşünerek vazgeçiyordu ki, “ödemeden inerim” dedi. Normalde bunu asla yapmazdı çünkü trene biletsiz binmek yetmezmiş gibi zaten ucuz olan yemekli vagonda içtiği alkolü ödememenin bohem bir yanı yoktu. Yine de henüz kimsenin gelmediği yemekli vagona giderek köşe bir bölmeye oturdu, eprimiş camel paketinden bir sigara çıkardı ve kalan sigaralarının kısa yolculuğunda yetip yetmeyeceğini düşünerek pakete şöyle bir göz attı; yeterdi. Nasıl olsa artık kendini daha çabuk öldürmek gibi bir gayesi yoktu.

The Naiad, John William Waterhouse, 1893

Daha içki bile söyleyememişken tren diğer istasyonda durdu ve birkaç yeni yolcu aldı. Bunlardan yalnızca biri, kendi yaşlarında bir kadın biraz önce kendisinin yaptığı gibi doğrudan yemekli vagona geldi ve onun olduğu yere kaçamak bir bakış attıktan sonra çaprazındaki bölmeye sırtı dönük şekilde oturdu. “lanet olası bir backpaker” diye düşündü ilk anda, biraz onu gözlemledi ama çok da ilgilenmedi. En sonunda birasını istedi, ilk yudumlarını alırken dördüncü sigarasını yakmıştı; “beklediğim kadar kaygısız değilim demek ki” diye geçirdi içinden. O sırada kadın dönüp ona baktı, kısa bir ikircimden sonra gelip karşısına oturdu ve bir sigara istedi. –ah istediğinin ne büyük bir şey olduğunu bilseydi, onu vermemden utanırdı- diye düşündü. Sigarasını yakınca kadın “burada oturabilir miyim biraz?” dedi, “ben birkaç istasyon sonra ineceğim” desem de birasıyla çantasını da diğer masadan alıp karşıma kuruldu.

Bu hareketinden sonra biraz ilgimi çekmedi diyemem. Aslında kızıl saçları da biraz ilgimi çekmemişti diyemem. Ama şimdi sigarasından nefes çekerken bana dik dik bakması … artık kesinlikle ilgimi çektiğini söyleyebilirim. Onda kesinlikle “dirty” bir şeyler vardı. Sonra, bu gizemle taban tabana zıt şekilde neşeli bir “Merhaba!” dedi. “Ben XXX”. Yapmacık bir şekilde elini uzattı sıkmamı ister gibi. Neden bilmiyorum, o kadar inançlıydı ki onu üzmek istemedim galiba, ben de gönülsüzce elimi uzatıp “YYY” dedim. Çok mutlu oldu ! sigarasını sevinçle söndürdü. O kadar büyük ve içten güldü ki ben de gülümsedim. O sırada bir istasyonda daha durduk, yemekli vagona kimse gelmedi. Biralarımızı yudumladık, o içten gülümsemesini sürdürdü; bense karanlık düşüncelerimin gölgesi ardından sırıttım ruh halim elverdiğince.

Trim
Trak
Trim
Trak

Aslında o anda çoktan anlamış olurdum onu, ne yaptığını, ne yapacağını; ne olduğunu ve ne olacağını. Ama ben artık tüm bunlardan geçmiş, en sonunda son yıllarımı esir alan mücadeleyi yenmenin bir yolunu bulmuş ve ufak ufak dünyevi bağlarımı gevşetmiştim.

Tren hareket ederken bana nereye gittiğimi sordu. “sona” dedim. Son durak dediğimi sandı herhalde, “aa ankaraya mı gidiyorsun sen de, ben de ankaraya gidiyorum.” dedi. “ondan sonra nereye gideceksin?” “ondan sonrası yok ki!” dedim. Ankaradan sonra bir yere gitmeyeceğim dediğimi zannetti sanırım, büyük tebessümü soldu biraz; can sıkıcı olduğumu düşünmüş olmalı. “ben ankarada birkaç tanıdığımı görüp kapadokyaya, oradan karadeniz, Gürcistan, Azerbaycan, rusya, derken dünya seyahatine çıkacağım” dedi. “Hatta şu an çıkmış bulunuyorum” diye kıvançla ekledi. “Sen ankarada ne yapacaksın?”   “ben ankaraya gitmiyorum aslında, bir sonraki istasyonda ineceğim” dedim. Anlamazlıkla baktı. Ne sorarsa merak ettiği şeyi öğrenebileceğini tartarak “nereye gidiyorsun peki?” dedi. Bu defa doğruyu çağrıştırabilecek bile herhangi bir şey söylemek istemedim uğraşmak istemediğim için. Arkadaşım orada oturuyor, birkaç günlüğüne evine davet etti, uzun zamandır görüşememiştik gibi bir şeyler geveledim. “benimle gelmek ister misin?” diye sordu sonra pat diye, durağın da yakınlaştığını görmüş olacak ki.. “yola benle devam etmek istemezsen dönüş trenine biner yine arkadaşına gidersin. Ama ben senle yolculuk etmek isterim. Gürcistana, oradan azerbaycana, oradan Ukrayna ve rusyaya otostop çekmek, birlikte transsibirya trenine senle binmek isterim. Yola çıkmadan yalnız olmanın daha iyi olacağını düşünmüştüm ama şuan bir yol arkadaşına ihtiyacım olduğunu hissediyorum.” Dedi.

Trim
Trak

Tam o sırada istasyona yaklaşmıştık, tren yavaşlamaya başladı, hemen karar vermeliydim. 10 dakika önce umurumda bile olmayacak bir teklif bir anda beni düşündürmeye başlamıştı. Birçok farklı ülke gezmiş olmama rağmen böylesine bir yolculuk beni hiç cezbetmemişti. Ama bu teklif .. kaybedecek birşeyim olmamasının yanı sıra, karşımda müthiş bir arzuyla dolup taşan, ne istediğini –az çok- bilen/arayan ama en nihayetinde bir hikayesi olan biri vardı. Ve benim bir hikayem yoktu. Sona gelmiştim ama benim bir hikayem yoktu, hiçbir zaman da olmasını istememiştim, olması için çaba sarf etmemiştim. Ama şu an bu kadına ve onun hikayesini gerçekleştirmesine yardım etmek için müthiş bir istek duydum. Hayatta en son ne zaman bir şeyi istediğimi, hatta onun için arzu duyduğumu hatırlamıyordum; şu an hissettiğim ise -sanırım- buna en yakın şeydi. Bunları düşünürken ineceğim “son” durak geçti. Karşımdaki kızıl kadın şu an fark edilir derecede büyük gülümsüyordu; mutluydu.

20. yyda tıp biliminin gelişmesiyle, insanlığın binlerce yıldır sırlarını araştırdığı gizemler de bir bir aydınlanmaya başlamıştı. Sıtmayı yüzde yüz önleyen aşılardan birçok kritik kanser türüne çare bulunmasına, görme ve işitme gibi duyu kayıplarının yeniden kazanılmasından şizofreni ve epilepsi gibi psikiyatrik hastalıkların iyileştirilmesine kadar pek çok ilerleme kaydedilmişti. Tüm bunlar olurken organ nakillerinde de mucizevi aşamalar kaydedilmiş ve başlı başına kendisi çağın en büyük sorunu haline gelecek olan yaşam nakli bulunmuştu. Önce tekil organların fonksiyonunu yitirmesi üzerine başlayan çözüm arayışları, yaşam süresinin uzatılması, yapay organ çalışmaları vb araştırmalarla entegre edilerek dokuları uyum gösteren bir bireyden diğerine yaşam süresi nakli olarak özetlenebilecek bir keşfi ortaya çıkarmıştı. Örneğin ölümcül bir hastalığı nedeniyle 27 yaşında ölmesi beklenen 20 yaşındaki bir hastaya 33 yaşında bir hastadan 13 yıllık bir yaşam nakli yapıldığında, eğer operasyon başarılı şekilde gerçekleştirilebilirse, 33 yaşındaki donör görüntüsü değişmese de fiziksel olarak 46 yaşında oluyor; hasta ise 40 yaşına kadar yaşayabileceği bir ömür edinmiş oluyor.

Tıbben sağlanan bu gelişme için gönüllü sayısının çok olmadığını belirtmeye gerek olmadığını düşünüyorum. Ayrıca, bir kişinin tüm ömrünü bağışlaması (intihar) yasaklanmış olup kişi başına bağışlanabilecek yaşam ömrü de evrensel olarak kısıtlanmış ve tüm diğer tıbbi seçeneklerin denenmiş olması şartına bağlanmıştır. Bu türde bağışlarda yapılacak kazanç/kayıp hesaplarında da aktüeryal hesapların kullanılması esası geçerlidir. Ancak yasalarla getirilmiş kısıtlamalar bu işlemin karaborsada ve illegal olarak yapılmasının önüne geçememiştir. en çok da darkweb'in kullanıldığı karaborsada organlarını ve bebeklerini satanlar, hala köle ticareti yapmaya kalkanlar olduğu gibi yaşam süresini satanlar da türemiştir. Bunun diğerlerinden önemli bir farkı, satış karşılığında alınan ücrettir. Çünkü satıcı yaşam süresini verdikten sonra, kazandıklarını harcayamayacaktır. ..

Hükümetlerin belli bir yaşın üzerine çıkmış zenginleri denetleme taahhütünün geçerli olmayacağı çok belli olmasına rağmen illegal yaşam satışı pazarında belli kurallar oluşmuştur. Bu hem satıcıları hem de alıcıları pazara dahil etmek için alınması gerekli önlemlerdendir. Buna göre, hiç kimse %99 güven aralığında tespit edilen yaşam süresinin %80’inden fazlasını satamaz –ki bu süre her halükarda 40 yılı geçmeyecektir- ve kimse alım tarihindeki yaşının %50’sinden fazla yaşam süresi satın alamaz. Bahse konu alım-satım işlemlerinde uygulanacak fiyatlar her sözleşme başına taraflarca belirlenecektir. Ancak, satılan her bir yaşam yılının fiyatı asgari primin altında olamaz.


Yolu çok kelime sarf etmeden, ara sıra birbirlerine gülümsemek ve uyumakla geçirdiler. Gözlerini Ankara Garında açtılar, güneş vardı. Kondüktör bilet kontrolü yapmamış mıydı? Bilinmez .. gözlerini Ankara Garında açtılar, o gün kimse ölmedi. 

...


... devam edecek



Monday, February 1, 2016

InFeRnO

"The ugliest man on earth was standing on top of the world." diye düşündüm Dunia'nin çatısında 28 Ocak'taki Inferno performansını izlerken. Hiç bitmeyecekmişçesine bir karın ağrısı. İçinden çıkılmaz bir girdap ve çaresizliğin acısı. Hiç güzel günler yaşanmamışçasına/güneş hiç doğmamışçasına gömüldüğüm bir karanlık. "Ruhsuzum ben, bilmiyor musun?" der gibi: "Konuştuğun bu şey yalnızca bir kabuk!" Anlaşılmak için çok karmaşık. (Özellikle 3. halkadan önce herşey çapraşık)

Inferno, Dante'nin İlahi Komedya üçlemesinin ilk bölümü olan Cehennem'den esinleniyor. Dante'nin kelimelerle yaptığını seslerle yapıyor; ama Dante gibi şekilsel olarak çok katı olan Terza Rima türü şiirin aksine, özgür doğaçlama ile Cehennemin 9 katını tasvir ediyor. "Inferno", Volkan Ergen'in darbukası (ve kimi zaman diğer değişik vurmalıları) ve Meriç Demirkol'un soprano saksafonuyla canlanıyor. Yine Volkan Ergen'in yarattığı olağanüstü kaliteli ses ve efektlerle bizi içine alıyor [derimizi yüzüyor, etimizi doğruyor, ruhumuzu çiğniyor, birbirimize çarpıştırıyor, ateş yağmuruna tutuyor, ziftte kaynatıyor, baş aşağı gömüyor, yılanlara sokturuyor ve sonunda buz kesip donduruyor .. ]

Sesler bizi öğütse de ilk başta bizim onu öğüteceğimizi sanmamız yanılgısını yaratıyor. Çünkü üzerinde "3. halkada aç" yazan bir çatal-bıçak paketi karşılıyor bizi konser başlamadan önce.


20 dk kadar sonra 3. halka gelince "tüm o süre boyunca büyüyen merakımızın oburluğuyla" paketi açıyoruz ve içinden -ilk bakışta- anlamsız olan o çatal dilli pipet çıkıyor.


Darbukacının yönlendirmesiyle, ondan ses çıkarmamız gerektiğini anlıyoruz ama pek de beceremiyoruz aslında:) 3. halkadaki tutsak oburlar gibi açlıkla bekliyoruz ama sonunda yine doyamıyoruz. Sonra anlıyoruz ki, pipetten çıkan ses aslında 3. halkanın bekçiliğini yapan üç başlı köpek Kerberos'un ulumalarını duyuruyor. (Orada biz seyirciler de çok başlı bir şeytan köpeğin farklı kafaları mı oluyoruz?)

Tüm bunlar olurken mekan bir yanıyor, bir sönüyor ama aslında daha ziyade yanıyor. Çünkü müzisyenlerin ortasında yanan kahverengi kilise mumları duruyor. Inferno'yu ilk izlediğimde (ki şu yazıda bahsetmiştim) de bu mumlar iki müzisyenin arasındaydı. Aslında bu müziğin ve mumların da kiliseye daha çok uyduğunu söylemeliyim. ama asıl olarak, ancak bu konserde fark ettiğim, o mumların iki müzisyeni birbirinden ayırdığı ve ikisine de ayrı kişilikler kazandırdığı: birinin Dante, birinin Vergilius olduğu. kaybolmuş, yüce sevgiyi arayan Dante Volkan Ergen, bu yolculuğun Cehennem bölümünde ona rehberlik eden Vergilius'sa Meriç Demirkol. Yoksa tam tersi mi? Hangisi diğerine yol gösteriyor? Sanırım bu; özellikle de bu tarz müzikte, özgür doğaçlamada, yanıtlanması olası olmayan bir soru haline geliyor. Çünkü tonal müziğin, tonal doğaçlamanın dışına çıkılan bu müzikte (aynı yer altına girerek dünya gerçekliğinin dışına çıkılan Inferno gibi); birinin diğerine yol göstermesinden bahsedilemez. Sonuçta Dante olmasaydı, Vergilius da Cehennem'e girer miydi?

29 Kasım 2014, Yeldeğirmeni Sanat Merkezi konserinden

Bunları düşünürken sapkınların açık mezarlarında inlediği ve cehennemin 3 cadısının gelenleri taş kesmek için Medusa'yı beklediği 6. kat bitiyor. Giderek daha derine iniliyor, daha da kararıyor. Mumları spreyle yakıp alev çıkartıyorlar. Yanık et kokusu alınabilir her an. ya da sıcaktan kavrulabiliriz. Yeldeğirmeni'nde yangına sebep olacaktı bu spreyli deney galiba. Neyse ki Dunia'da bir şey olmuyor (hatta maalesef, neredeyse hiç bir şey olmuyor -halkaları açıklayan tepegözden çok fazla ışık çıktığı için belki de). Önceki performansta kullanılan az ışıkta da okunabilen şeffaf kağıda basılı program tam anlamıyla mükemmeldi, keşke hep karanlıkta ve şeffaf programla devam edilseydi.

Seyircilere de çok şey derdim ama demeyeceğim; keşke daha çok kişi olsaydı. Keşke daha yetkin olsalardı .. ama bence insanları ancak, zamanında Kandinsky'nin Sanatta Tinsellik Üzerine'de yazdığı gibi sanatı bir börek olarak, hızlıca yenip yutulacak ve sonra çıkartılacak bir şey olarak görmekten çıkabilselerdi eleştirebilirdik. Bu halleriyle bile, var olmaları şu an için yeterince iyi.

Son olarak, doğaçlama olduğu için her defasında farklı olan bu performanslardan hangisini daha çok sevdim?

1) 2014 Yeldeğirmeni Sanat Merkezi
2) 2015 Karga Bar
3) 2016 Dunia Bar

Bu konuda objektif bir cevap veremeyeceğim sanırım ama bir cevap vermem gerekirse en iyisi ilkiydi; yukarıda birazından bahsettiğim sebeplerden dolayı. Dunia konseri ise tüm ışığın ve umudun yok olduğu en dipteki 9. ve son halkada tüm ışıkların sönmesi ve buz gibi karanlığı tüm duyularımızla yaşatmasıyla, 2016'ya çıtayı çok yükseğe koyarak başlamamı sağladı! ve "The ugliest man on earth is standing on top of the world." dedirtti.