Murger Tomb

Murger Tomb
Henri Murger, Cimetiére de Montmartre, Eylül 2015

Wednesday, November 1, 2017

Cumhuriyet, Türk Bestecilerinin Eserleriyle Kutlandı

İstanbul Devlet Opera ve Balesi, 29 Ekim Pazar günü gerçekleştirdiği Cumhuriyet Dönemi Türk Bestecileri konseriyle Türkiye Cumhuriyetinin 94. yaşını coşkulu şekilde kutladı. Kadıköy Süreyya Operası’nda sahnelenen konser, ezelden beri müzik camiasında tartışılagelen “Türkçe arya olur mu?” sorusuna güzel bir yanıt niteliğindeydi.


Türkiye’de operanın gelişmesine büyük katkılarıyla ve Ankara ve İstanbul operalarının kurucusu olarak bilinen Aydın Gün anısına düzenlenenen konserde Boğaziçili piyanist Aydın Karlıbel, İDOB sanatçıları Utku Bayburt (Bariton), Cenk Bıyık (Tenor), Şebnem Ağrıdağ (Soprano), Cengiz Arslan (Bariton), Deniz Likos (Mezzo Soprano) ve Özlem Soydan’a (Soprano) eşlik etti.

Bazilari Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarında yetenekli gençlerin eğitim için yurtdışına gönderilmeleri kapsamında, bazilari kendi imkanlariyla Almanya, Fransa, Avusturya gibi Avrupa ülkelerinde okuyan, bu birikimleriyle yurda dönerek müzik üretimi ve eğitimi anlamında büyük katkılar sağlayan ve Türk Beşleri olarak anılan Ahmed Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses ve Hasan Ferid Alnar’ın eserlerinden oluşan program, Aydın Karlıbel'in açılış konuşmasıyla başladı.

İlk olarak Saygun’un “Köroğlu” ve “Harmandalı” adlı eserleri Utku Bayburt’tan dinledik. Daha sonra sahne alan Cenk Bıyık Saygun’un “Mavilim” ve Akses’in “Mumların Karanlığı”nı oldukça başarılı şekilde yorumladı. Necil Kazım Akses’in yoğun dissonans kullanılan ve zorlu bir icraya sahip Orhan Veli şiiri üzerine yazdığı “Anlatamıyorum” ve “Aramadın” adlı şarkıları dinlediğimiz Şebnem Ağrıdağ ise salonu hem gür sesiyle hem de günün anlam ve önemine uyan kırmızı elbisesiyle etkiledi. Cengiz Arslan, Ulvi Cemal Erkin’in Altı Halk Türküsü’nden “Çamdan Sakız Akıyor”, “Ayın Ondördü” ve “Divan” isimli şarkıları yorumlarken Deniz Likos Cemal Reşit Rey’in 12 Anadolu Türküsü’nden “Yonca” ve “Sarı Zeybek”i; Özlem Soydan da duru sesiyle “Çeşme” ve “Ayın Ondördü”nü söyledi. Bilinen halk türkülerinden esinlenilen bu şarkılarda klasik batı müziği formlarında bestelenen türkülerden örnekler dinledik. Halk müziği ve yerel kültüre ilişkin muzikal malzemenin (yasaklanip yok edilmemek kaydiyla) batı müziği formlarinda kullanilmasinin yerel muzikleri evrensel boyuta tasiyacagini dusunen biri olarak; Cumhuriyet tarihimizdeki önemli tartışmalardan biri olan Türk müziğinin batı formlarında icra edilip edilmemesi konusundaki fikrim bu performanslardan sonra da degismedi ancak ozellikle sozlu muzikte bunun mutlaka iyi bir beste ve iyi bir icrayla yapilmasi gerektigi seklinde guncellendi :) Ayrica orkestra esliklerinin piyanoyla calinmasinin da etkiyi biraz azalttigini dusunuyorum.


Karlıbel solo olarak seslendirdigi Hasan Ferid Alnar’ın Sekiz Piyano eserinde caz tınılarının hissedildiği “Şu Yamaçta No.1” ve izlenimci özellikleri ön plana çıkan “Deniz Kıyısında Gün Doğusu No.3” ve “Oyun Havası No.8” eserlerini piyanoyla başarılı şekilde yorumladı. İlk kez Ferid Alnar’ı canlı dinleme fırsatı bulduğum için ayrıca mutlu oldum. Türk bestecilerinin daha dinlemedigim ne çok güzel eseri/şarkısı olduğunu düşünerek; keşke okullarda bunlara da yer verilseydi diye hayıflandım. Program tüm solistlerin katılımıyla Aydın Karlıbel’in bestelediği “Atatürk Marşı” ve düzenlediği “Ankara’nın Taşına Bak” şarkılarıyla sonlanırken; yoğun istek üzerine 10. Yıl Marşı ve İzmir Marşı seyircilerin coşkulu katılımıyla seslendirildi.

Notlar: Piyanist olarak başarılı olan Karlıbel’in, beste ve düzenleme konularındaysa daha çok ilerlemesi gerektiği, kendi eserlerinin oncesinde ve sonrasindaki Alnar ve Rey'in eserleriyle karsilastirinca oldukca göze çarpıyordu. Diğer yandan, konser programında şarkıların alındığı operaların ve/veya eserlerin, şairlerin, sözlerin ve solistlerin ses renklerinin yer alması daha bilgilendirici olurken katılımcı olunmasını da sağlayabilirdi. 

Friday, October 27, 2017

Piyanoya Can Geldi

Dünyaca ünlü piyanist Toros Can’ın 23 Ekim Pazartesi akşamı Kadıköy Süreyya Operası’nda verdiği Barok Dönemden Çağımıza Süitler başlıklı konseri, hem yorum hem eser seçimi hem de sanatçının dinleyicilerle kurduğu iletişim anlamında bir süredir izlediğim en etkileyici konserdi. Çağdaş piyano edebiyatındaki ustalığıyla bilinen Can’ın modern eserleri olduğu kadar barok eserleri de kendi estetikleri içinde nefes kesici şekilde yorumladığı konserde 500 kişilik Süreyya Operası tamamen doluydu. Sanatçı, Purcell, Debussy, Schulhoff ve Hindemith’ten süitler seslendirdiği akşamda eserlerden önce kısa açıklamalar da yaparak parçalara ve bestecilerine ilişkin bağlamı ve dikkat çekici noktaları izleyicilerle paylaştı. Ustalığıyla olduğu kadar mütevaziliğiyle de göz dolduran hocamızın eserlerle kurduğu bağı kendi gözünden aktararak bize de onlarla bağ kurabilecek yüzeyler yaratması çok güzeldi.

Konserin başlığında yer alan ve çeşitli popüler halk danslarının uygun bir ritmik ve tonal çerçevede bir araya getirilmesinden oluşan süit formu, altın çağını barok dönemde J.S. Bach’la yaşamış; 20. yy’a doğru tekrar bestecilerin gündemine girerek farklılaşmıştır. Programın ilk iki eseri, Toros Can’ın 2005 tarihli Suites & Grounds CD’siyle ilk kez kaydını gerçekleştirdiği Henry Purcell’in 4 numaralı La minör ve 7 numaralı Re minör süitleriydi. Aslında klavsen için bestelenen bu parçaların icrasındaki özgünlük ve orijinal ruhu kaybetmeden yorumlayışı oldukça başarılıydı.  Parçaya başlamadan önce barok eserlerin yorumuna dair süren ezeli tartışmaya “”Bir müzikoloğa Bach’ta pedal kullanılır mı diye sormuşlar, kullanmak yanlıştır ama kullanmamak daha yanlıştır.” demiş” şeklinde esprili bir şekilde gönderme yaparak bu konuda kendi görüşünü de dinleyenlerle paylaşmış oldu.


Müzikte empresyonizmle özdeşleşen Claude Debussy’ye ve en çok 3. bölümü Clair de Lune’le bilinen ünlü eseri Suite Bergamasque’a geçtiğinde adeta bizi zaman makinesiyle Purcell’den 200 yıl sonraki başka bir dünyaya yolculuğa çıkardı. İlk bölümü Prélude dışında Barok süitten uzak, dans ve hareketten çok dinlemeye yönelik ve tonalitenin ve bölümleri birbirine bağlayan bağın önceki döneme göre gevşediği bir parçayla karşı karşıya kaldık. Kimi kaynaklara göre çoğunlukla gezgin soytarılar tarafından icra edildiği belirtilen Kuzey İtalya’daki Bergamo bölgesinin dansı Bergamasque ismi eserdeki esprili ve yer yer ironik üsluba gönderme yapıyor gibiydi.  “Bergamasque” aynı zamanda, Clair de Lune’un adını aldığı Paul Verlaine’in aynı isimli şiirinde de sevgilinin ruhunu tasvir ederken geçmektedir.

Debussy’yi çalarken piyanoya dokunuşuyla nasıl can verdiğini fark etmemi sağladığından, oturduğum yerden sanatçının ellerini görebildiğim için kendimi çok şanslı hissettim. Aslında ardında büyük bir matematik ve emek yatan ama bir o kadar da doğaçlama ve uçucu görünen parmakların hareketini izlerken ben de uçuyor gibiydim. Bestecinin parçanın adını değiştirmeden önce asıl esinlendiği Promenade Sentimentale şiirinin
“Batan güneş son ışınlarını yayar
Ve titreştirirken nilüferleri rüzgar
Koca su çiçekleri sazlıkta
Işıldar mahzun, durgun suda”
mısralarındaki hissi salonu dolduran dinleyicilere başarılı bir şekilde aktardı.

Erwin Schulhoff’un Partita ve Paul Hindemith’in 1922 Suiti eserlerinin yer aldığı ikinci yarıda piyanist bizi yine bir zaman yolculuğuna çıkardı ancak bu defaki değişim çok daha dramatikti. Geç romantik Fransa’da sömürgeleşmeyle servetin artmakta olduğu; yeni kültürlerin keşfedildiği nispeten parlak ve “güzel” bir çağın aksine; aradan yalnızca 30 yıl geçmesine karşın modern Almanya’daki 1. Dünya Savaşını yaşamış ve yenilmiş, ekonomisi çökmüş bir düşüş devrine ve onun “çirkin” estetiğine gittik. İkisi de 1922’de Almanya’da yazılmış bu eserlerde armonideki değişim, dissonans kullanımının artması, Ragtime, Boston, Shimmy gibi popüler Amerikan danslarının seçilmesi, A-B-A formunun kullanılması gibi birçok ortak özellik bulunuyor. Ayrıca, alışıldık şekilde dans etmeye uygun olmasalar da özellikle Fox tempo ve Ragtime parçalarda enerji o kadar yüksekti ki seyirciler kadar sanatçı da kalkıp dans edecek gibiydi :)

İlk sıradaki Erwin Schulhoff, erken bestecilik döneminde ekspresyonist 12 ton müziğinin ve Dadaizmin etkisinde olmasına karşın Bach’ın eserleri gibi Partita ismini kullandığı bu eserinde Yeni Klasikçilik’e daha yakın bir üsluptadır. Toros Can da kısa açıklamasında Komünist Manifesto üzerine bir kantat bile yazmış olan Schulhoff’un yenilikçiliğine, deneyselciliğine ve 1912 yılında bu özelliklerinden etkilendiği Debussy’nin öğrencisi olmuş olmasına vurgu yaptı.

8 bölümlük Partita’nın ilk parçası Tempo di Fox başlayınca müzikteki tonal, ritmik ve dinamik değişimin yarattığı ufak çaplı bir şok yaşarken; 4. sıradaki Tempo di Fox a la Hawai’yi de dinleyince piyanistin vahşi bir tilkiyi evcilleştirme çabasına şahit oluyor gibiydim. 3. sıradaki Tango-Rag ve 7. sıradaki Tango adlı parçaları tangoyla ilgisi olan diğer seyirciler gibi ekstra bir merakla dinledim. Bunların isim benzerliği dışında günümüzde bilinen Arjantin Tangoyla ilgisi olmasa da sol elin akıcılığı ve sağ elin sertliğindeki birbirine karşıtlık tutkuyla dans eden bir çiftin hareketlerine ve tangonun doğasındaki çatışmaya benziyordu.

Konserin son bestecisi Paul Hindemith, 1935-37 yılları arasında Türkiyeye ziyaretler gerçekleştirmiş ve Ankara Konservatuvarının ve kanununun gelişme sürecinde danışmanlık yapmış olduğu için ülkemiz müzik tarihinde önemli bir yeri vardır. Bunun yanı sıra, Toros Can’ın hayatında ikisinin de farklı dönemlerde de olsa Yale Üniversitesi’nde okumuş olmaları ve ilk CD’sini onun eserleriyle kaydetmesi itibarıyla özel bir yere sahip olduğunu öğrendik.

Hindemith’in eseri 5 bölüm olup 2. sıradaki Schimmy’de dansın doğasından da kaynaklı olarak oldukça paranoyak bir hava hissediliyordu. Diğerlerinin yanında çok daha sakin ve lirik olan 3. sıradaki Nachtstück’te bir nefes alma fırsatı bulduk. Son parça Ragtime’da ise Toros Can, Hindemith’in bu bölüme kullanım kılavuzu yazdığını ve çalana “Piyano derslerinde öğrendiklerini unut, Hangi notayı hangi parmakla çalacağını boşver, Parçayı vahşice çal ama ritmi daima bir makine gibi düzgün olsun.  Piyanoyu ilginç bir çeşit vurmalı çalgı gibi düşün ve öyle davran” talimatı verdiğini aktardı. Gerçekten de parçadaki motorik his fark ediliyordu ve o dönemin vahşi şekilde gelişen sanayileşmesini gözümde canlandırdı. Tüm salonun nefesini tutarak izlediği bu parça esere, bu eser de konsere son noktayı koymakta oldukça başarılıydı. Alkışın uzun süre durmadığı konserde bis olarak Purcell’in Round O eserini çalarak parçanın adı gibi döngüyü tamamlayarak bizi başladığımız yere döndürdü.


Geceye dair en dikkat çekici noktalardan biri programın tasarlanışındaki zeka ve incelikti. Farklı dönem ve karakterlerden bestecilerin süit başlığı altında bir araya getiriliş ve yorumlanışındaki zerafet göz doldurdu. Belki programda bu formun en iyi örneklerini vermiş Bach’tan da bir eser yer alsaydı tam bir süit retrospektifi izleyebilirdik. Bunun yanı sıra, farklılıklarından da bahsetmiş olmasına karşın Schulhoff ve Hindemith’in birbirine benzer eserlerinin çalınması; dinleyiciyi bestecileri birbiriyle karşılaştırmaya ve eserlerden birini tercih etmeye itti. Programdaki bir diğer ilginç yön ise, 3 bestecinin (Debussy, Schulhoff ve Hindemith) dinlediğimiz eserlerini 28 yaşında yazmış olmalarıydı. Gelecek ay ben de 28 yaşımı dolduracağım için buradan kendime pay çıkarıp hemen süit yazmaya başladım (!) şaka şaka, bu eserleri kendime doğum günü hediyeleri olarak armağan ettim :) Uzun süre etkisinde kalacağım bu konserden sonra Toros Can’ın yeni resitallerini iple çekiyor olacağım. 

Thursday, May 5, 2016

YOK - 1

Trim
Trak
Trim
Trak


Demir tekerlekler raylarda dönmeye başladı, sonuna götüren son yolculuğu başlamıştı. Yemekli vagon açık mıdır acaba diye düşündü. Çünkü ucuza bira içerek sigarasını da içebileceği kısa da olsa rahat bir yolculuk yapmak isterdi, bilet kontrolüne de takılmazdı. Sonra hiç parası olmadığını düşünerek vazgeçiyordu ki, “ödemeden inerim” dedi. Normalde bunu asla yapmazdı çünkü trene biletsiz binmek yetmezmiş gibi zaten ucuz olan yemekli vagonda içtiği alkolü ödememenin bohem bir yanı yoktu. Yine de henüz kimsenin gelmediği yemekli vagona giderek köşe bir bölmeye oturdu, eprimiş camel paketinden bir sigara çıkardı ve kalan sigaralarının kısa yolculuğunda yetip yetmeyeceğini düşünerek pakete şöyle bir göz attı; yeterdi. Nasıl olsa artık kendini daha çabuk öldürmek gibi bir gayesi yoktu.

The Naiad, John William Waterhouse, 1893

Daha içki bile söyleyememişken tren diğer istasyonda durdu ve birkaç yeni yolcu aldı. Bunlardan yalnızca biri, kendi yaşlarında bir kadın biraz önce kendisinin yaptığı gibi doğrudan yemekli vagona geldi ve onun olduğu yere kaçamak bir bakış attıktan sonra çaprazındaki bölmeye sırtı dönük şekilde oturdu. “lanet olası bir backpaker” diye düşündü ilk anda, biraz onu gözlemledi ama çok da ilgilenmedi. En sonunda birasını istedi, ilk yudumlarını alırken dördüncü sigarasını yakmıştı; “beklediğim kadar kaygısız değilim demek ki” diye geçirdi içinden. O sırada kadın dönüp ona baktı, kısa bir ikircimden sonra gelip karşısına oturdu ve bir sigara istedi. –ah istediğinin ne büyük bir şey olduğunu bilseydi, onu vermemden utanırdı- diye düşündü. Sigarasını yakınca kadın “burada oturabilir miyim biraz?” dedi, “ben birkaç istasyon sonra ineceğim” desem de birasıyla çantasını da diğer masadan alıp karşıma kuruldu.

Bu hareketinden sonra biraz ilgimi çekmedi diyemem. Aslında kızıl saçları da biraz ilgimi çekmemişti diyemem. Ama şimdi sigarasından nefes çekerken bana dik dik bakması … artık kesinlikle ilgimi çektiğini söyleyebilirim. Onda kesinlikle “dirty” bir şeyler vardı. Sonra, bu gizemle taban tabana zıt şekilde neşeli bir “Merhaba!” dedi. “Ben XXX”. Yapmacık bir şekilde elini uzattı sıkmamı ister gibi. Neden bilmiyorum, o kadar inançlıydı ki onu üzmek istemedim galiba, ben de gönülsüzce elimi uzatıp “YYY” dedim. Çok mutlu oldu ! sigarasını sevinçle söndürdü. O kadar büyük ve içten güldü ki ben de gülümsedim. O sırada bir istasyonda daha durduk, yemekli vagona kimse gelmedi. Biralarımızı yudumladık, o içten gülümsemesini sürdürdü; bense karanlık düşüncelerimin gölgesi ardından sırıttım ruh halim elverdiğince.

Trim
Trak
Trim
Trak

Aslında o anda çoktan anlamış olurdum onu, ne yaptığını, ne yapacağını; ne olduğunu ve ne olacağını. Ama ben artık tüm bunlardan geçmiş, en sonunda son yıllarımı esir alan mücadeleyi yenmenin bir yolunu bulmuş ve ufak ufak dünyevi bağlarımı gevşetmiştim.

Tren hareket ederken bana nereye gittiğimi sordu. “sona” dedim. Son durak dediğimi sandı herhalde, “aa ankaraya mı gidiyorsun sen de, ben de ankaraya gidiyorum.” dedi. “ondan sonra nereye gideceksin?” “ondan sonrası yok ki!” dedim. Ankaradan sonra bir yere gitmeyeceğim dediğimi zannetti sanırım, büyük tebessümü soldu biraz; can sıkıcı olduğumu düşünmüş olmalı. “ben ankarada birkaç tanıdığımı görüp kapadokyaya, oradan karadeniz, Gürcistan, Azerbaycan, rusya, derken dünya seyahatine çıkacağım” dedi. “Hatta şu an çıkmış bulunuyorum” diye kıvançla ekledi. “Sen ankarada ne yapacaksın?”   “ben ankaraya gitmiyorum aslında, bir sonraki istasyonda ineceğim” dedim. Anlamazlıkla baktı. Ne sorarsa merak ettiği şeyi öğrenebileceğini tartarak “nereye gidiyorsun peki?” dedi. Bu defa doğruyu çağrıştırabilecek bile herhangi bir şey söylemek istemedim uğraşmak istemediğim için. Arkadaşım orada oturuyor, birkaç günlüğüne evine davet etti, uzun zamandır görüşememiştik gibi bir şeyler geveledim. “benimle gelmek ister misin?” diye sordu sonra pat diye, durağın da yakınlaştığını görmüş olacak ki.. “yola benle devam etmek istemezsen dönüş trenine biner yine arkadaşına gidersin. Ama ben senle yolculuk etmek isterim. Gürcistana, oradan azerbaycana, oradan Ukrayna ve rusyaya otostop çekmek, birlikte transsibirya trenine senle binmek isterim. Yola çıkmadan yalnız olmanın daha iyi olacağını düşünmüştüm ama şuan bir yol arkadaşına ihtiyacım olduğunu hissediyorum.” Dedi.

Trim
Trak

Tam o sırada istasyona yaklaşmıştık, tren yavaşlamaya başladı, hemen karar vermeliydim. 10 dakika önce umurumda bile olmayacak bir teklif bir anda beni düşündürmeye başlamıştı. Birçok farklı ülke gezmiş olmama rağmen böylesine bir yolculuk beni hiç cezbetmemişti. Ama bu teklif .. kaybedecek birşeyim olmamasının yanı sıra, karşımda müthiş bir arzuyla dolup taşan, ne istediğini –az çok- bilen/arayan ama en nihayetinde bir hikayesi olan biri vardı. Ve benim bir hikayem yoktu. Sona gelmiştim ama benim bir hikayem yoktu, hiçbir zaman da olmasını istememiştim, olması için çaba sarf etmemiştim. Ama şu an bu kadına ve onun hikayesini gerçekleştirmesine yardım etmek için müthiş bir istek duydum. Hayatta en son ne zaman bir şeyi istediğimi, hatta onun için arzu duyduğumu hatırlamıyordum; şu an hissettiğim ise -sanırım- buna en yakın şeydi. Bunları düşünürken ineceğim “son” durak geçti. Karşımdaki kızıl kadın şu an fark edilir derecede büyük gülümsüyordu; mutluydu.

20. yyda tıp biliminin gelişmesiyle, insanlığın binlerce yıldır sırlarını araştırdığı gizemler de bir bir aydınlanmaya başlamıştı. Sıtmayı yüzde yüz önleyen aşılardan birçok kritik kanser türüne çare bulunmasına, görme ve işitme gibi duyu kayıplarının yeniden kazanılmasından şizofreni ve epilepsi gibi psikiyatrik hastalıkların iyileştirilmesine kadar pek çok ilerleme kaydedilmişti. Tüm bunlar olurken organ nakillerinde de mucizevi aşamalar kaydedilmiş ve başlı başına kendisi çağın en büyük sorunu haline gelecek olan yaşam nakli bulunmuştu. Önce tekil organların fonksiyonunu yitirmesi üzerine başlayan çözüm arayışları, yaşam süresinin uzatılması, yapay organ çalışmaları vb araştırmalarla entegre edilerek dokuları uyum gösteren bir bireyden diğerine yaşam süresi nakli olarak özetlenebilecek bir keşfi ortaya çıkarmıştı. Örneğin ölümcül bir hastalığı nedeniyle 27 yaşında ölmesi beklenen 20 yaşındaki bir hastaya 33 yaşında bir hastadan 13 yıllık bir yaşam nakli yapıldığında, eğer operasyon başarılı şekilde gerçekleştirilebilirse, 33 yaşındaki donör görüntüsü değişmese de fiziksel olarak 46 yaşında oluyor; hasta ise 40 yaşına kadar yaşayabileceği bir ömür edinmiş oluyor.

Tıbben sağlanan bu gelişme için gönüllü sayısının çok olmadığını belirtmeye gerek olmadığını düşünüyorum. Ayrıca, bir kişinin tüm ömrünü bağışlaması (intihar) yasaklanmış olup kişi başına bağışlanabilecek yaşam ömrü de evrensel olarak kısıtlanmış ve tüm diğer tıbbi seçeneklerin denenmiş olması şartına bağlanmıştır. Bu türde bağışlarda yapılacak kazanç/kayıp hesaplarında da aktüeryal hesapların kullanılması esası geçerlidir. Ancak yasalarla getirilmiş kısıtlamalar bu işlemin karaborsada ve illegal olarak yapılmasının önüne geçememiştir. en çok da darkweb'in kullanıldığı karaborsada organlarını ve bebeklerini satanlar, hala köle ticareti yapmaya kalkanlar olduğu gibi yaşam süresini satanlar da türemiştir. Bunun diğerlerinden önemli bir farkı, satış karşılığında alınan ücrettir. Çünkü satıcı yaşam süresini verdikten sonra, kazandıklarını harcayamayacaktır. ..

Hükümetlerin belli bir yaşın üzerine çıkmış zenginleri denetleme taahhütünün geçerli olmayacağı çok belli olmasına rağmen illegal yaşam satışı pazarında belli kurallar oluşmuştur. Bu hem satıcıları hem de alıcıları pazara dahil etmek için alınması gerekli önlemlerdendir. Buna göre, hiç kimse %99 güven aralığında tespit edilen yaşam süresinin %80’inden fazlasını satamaz –ki bu süre her halükarda 40 yılı geçmeyecektir- ve kimse alım tarihindeki yaşının %50’sinden fazla yaşam süresi satın alamaz. Bahse konu alım-satım işlemlerinde uygulanacak fiyatlar her sözleşme başına taraflarca belirlenecektir. Ancak, satılan her bir yaşam yılının fiyatı asgari primin altında olamaz.


Yolu çok kelime sarf etmeden, ara sıra birbirlerine gülümsemek ve uyumakla geçirdiler. Gözlerini Ankara Garında açtılar, güneş vardı. Kondüktör bilet kontrolü yapmamış mıydı? Bilinmez .. gözlerini Ankara Garında açtılar, o gün kimse ölmedi. 

...


... devam edecek



Monday, February 1, 2016

InFeRnO

"The ugliest man on earth was standing on top of the world." diye düşündüm Dunia'nin çatısında 28 Ocak'taki Inferno performansını izlerken. Hiç bitmeyecekmişçesine bir karın ağrısı. İçinden çıkılmaz bir girdap ve çaresizliğin acısı. Hiç güzel günler yaşanmamışçasına/güneş hiç doğmamışçasına gömüldüğüm bir karanlık. "Ruhsuzum ben, bilmiyor musun?" der gibi: "Konuştuğun bu şey yalnızca bir kabuk!" Anlaşılmak için çok karmaşık. (Özellikle 3. halkadan önce herşey çapraşık)

Inferno, Dante'nin İlahi Komedya üçlemesinin ilk bölümü olan Cehennem'den esinleniyor. Dante'nin kelimelerle yaptığını seslerle yapıyor; ama Dante gibi şekilsel olarak çok katı olan Terza Rima türü şiirin aksine, özgür doğaçlama ile Cehennemin 9 katını tasvir ediyor. "Inferno", Volkan Ergen'in darbukası (ve kimi zaman diğer değişik vurmalıları) ve Meriç Demirkol'un soprano saksafonuyla canlanıyor. Yine Volkan Ergen'in yarattığı olağanüstü kaliteli ses ve efektlerle bizi içine alıyor [derimizi yüzüyor, etimizi doğruyor, ruhumuzu çiğniyor, birbirimize çarpıştırıyor, ateş yağmuruna tutuyor, ziftte kaynatıyor, baş aşağı gömüyor, yılanlara sokturuyor ve sonunda buz kesip donduruyor .. ]

Sesler bizi öğütse de ilk başta bizim onu öğüteceğimizi sanmamız yanılgısını yaratıyor. Çünkü üzerinde "3. halkada aç" yazan bir çatal-bıçak paketi karşılıyor bizi konser başlamadan önce.


20 dk kadar sonra 3. halka gelince "tüm o süre boyunca büyüyen merakımızın oburluğuyla" paketi açıyoruz ve içinden -ilk bakışta- anlamsız olan o çatal dilli pipet çıkıyor.


Darbukacının yönlendirmesiyle, ondan ses çıkarmamız gerektiğini anlıyoruz ama pek de beceremiyoruz aslında:) 3. halkadaki tutsak oburlar gibi açlıkla bekliyoruz ama sonunda yine doyamıyoruz. Sonra anlıyoruz ki, pipetten çıkan ses aslında 3. halkanın bekçiliğini yapan üç başlı köpek Kerberos'un ulumalarını duyuruyor. (Orada biz seyirciler de çok başlı bir şeytan köpeğin farklı kafaları mı oluyoruz?)

Tüm bunlar olurken mekan bir yanıyor, bir sönüyor ama aslında daha ziyade yanıyor. Çünkü müzisyenlerin ortasında yanan kahverengi kilise mumları duruyor. Inferno'yu ilk izlediğimde (ki şu yazıda bahsetmiştim) de bu mumlar iki müzisyenin arasındaydı. Aslında bu müziğin ve mumların da kiliseye daha çok uyduğunu söylemeliyim. ama asıl olarak, ancak bu konserde fark ettiğim, o mumların iki müzisyeni birbirinden ayırdığı ve ikisine de ayrı kişilikler kazandırdığı: birinin Dante, birinin Vergilius olduğu. kaybolmuş, yüce sevgiyi arayan Dante Volkan Ergen, bu yolculuğun Cehennem bölümünde ona rehberlik eden Vergilius'sa Meriç Demirkol. Yoksa tam tersi mi? Hangisi diğerine yol gösteriyor? Sanırım bu; özellikle de bu tarz müzikte, özgür doğaçlamada, yanıtlanması olası olmayan bir soru haline geliyor. Çünkü tonal müziğin, tonal doğaçlamanın dışına çıkılan bu müzikte (aynı yer altına girerek dünya gerçekliğinin dışına çıkılan Inferno gibi); birinin diğerine yol göstermesinden bahsedilemez. Sonuçta Dante olmasaydı, Vergilius da Cehennem'e girer miydi?

29 Kasım 2014, Yeldeğirmeni Sanat Merkezi konserinden

Bunları düşünürken sapkınların açık mezarlarında inlediği ve cehennemin 3 cadısının gelenleri taş kesmek için Medusa'yı beklediği 6. kat bitiyor. Giderek daha derine iniliyor, daha da kararıyor. Mumları spreyle yakıp alev çıkartıyorlar. Yanık et kokusu alınabilir her an. ya da sıcaktan kavrulabiliriz. Yeldeğirmeni'nde yangına sebep olacaktı bu spreyli deney galiba. Neyse ki Dunia'da bir şey olmuyor (hatta maalesef, neredeyse hiç bir şey olmuyor -halkaları açıklayan tepegözden çok fazla ışık çıktığı için belki de). Önceki performansta kullanılan az ışıkta da okunabilen şeffaf kağıda basılı program tam anlamıyla mükemmeldi, keşke hep karanlıkta ve şeffaf programla devam edilseydi.

Seyircilere de çok şey derdim ama demeyeceğim; keşke daha çok kişi olsaydı. Keşke daha yetkin olsalardı .. ama bence insanları ancak, zamanında Kandinsky'nin Sanatta Tinsellik Üzerine'de yazdığı gibi sanatı bir börek olarak, hızlıca yenip yutulacak ve sonra çıkartılacak bir şey olarak görmekten çıkabilselerdi eleştirebilirdik. Bu halleriyle bile, var olmaları şu an için yeterince iyi.

Son olarak, doğaçlama olduğu için her defasında farklı olan bu performanslardan hangisini daha çok sevdim?

1) 2014 Yeldeğirmeni Sanat Merkezi
2) 2015 Karga Bar
3) 2016 Dunia Bar

Bu konuda objektif bir cevap veremeyeceğim sanırım ama bir cevap vermem gerekirse en iyisi ilkiydi; yukarıda birazından bahsettiğim sebeplerden dolayı. Dunia konseri ise tüm ışığın ve umudun yok olduğu en dipteki 9. ve son halkada tüm ışıkların sönmesi ve buz gibi karanlığı tüm duyularımızla yaşatmasıyla, 2016'ya çıtayı çok yükseğe koyarak başlamamı sağladı! ve "The ugliest man on earth is standing on top of the world." dedirtti.

Tuesday, January 5, 2016

Schubert Kış Uykusu’nda

Soğuk, karlı ve karanlık kış günlerinde herkesi az veya çok bir kasvet kaplar, daha çok düşünür, belki biraz da içine döner. İşte böyle bir atmosferde, tam da karla kaplı bir yılbaşında, tatil için Kapadokya'ya gitmeden önce bir arkadaşımın tavsiyesiyle izlemeye başladığım Kış Uykusu filmi beni oldukça etkiledi. 


Kış, geçtiğimiz yüzyıllar içinde en çok, Romantizmle anılan 19. yy.ı çağrıştırır: gece, ay, doğa, birey, aşk, ölüm, mistisizm ve geçmişe özlem. Ünlü Alman Romantik besteci Franz Schubert'i (1797-1828) bir kelimeyle tarif etmek gerekirse benzetilecek şeylerin başında kesinlikle kış gelir. Nuri Bilge Ceylan da böyle düşünmüş olacak ki karlar altındaki Kapadokya'da geçen Kış Uykusu filminde müzik olarak Schubert'i kullanmış.

2014 yılında Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü kazanan Kış Uykusu'nda hostel işletmecisi Aydın Bey rolünde Haluk Bilginer, eşi Nihal rolünde Melisa Sözen ve kardeşi Necla rolünde ise Demet Akbağ oynamaktadır. 3 saat 16 dakika süren filmde Aydın Bey ömrünün ve evliliğinin kışını yaşayan, çevresinin kendisinden beklediği gibi ünlü bir tiyatrocu olamamış, kimsenin (ablasının bile) okumadığı bir yerel gazetede köşe yazıları yazmaktan başka uğraşı kalmamış yalnız bir "aydın"dır. Yörede birçok gayrimenkulü vardır ancak o bunlarla uğraşmak yerine daktilosunun başında, yazılarıyla ve düşünceleriyle uğraşır. Kendisi, eşi, ablası, arkadaşı Suavi, hepsi kış uykusundadır. İstanbul'dan Kapadokya'ya gelmiş; kırın ataletine bürünmüş, onunla aynı uykuya gömülmüşlerdir. Yalnızlardır.

Karda Avcılar, Yaşlı Bruegel, 1565
Sinemada müzik, birçok değişik şekilde kullanılabilir. Kış Uykusu'nda ise yine Romantik bir besteci olan Wagner'vari bir şekilde, Leitmotiv olarak kullanılır. İlk kez Richard Wagner'in (1813-1883) operalarında kullanarak sanat dünyasına kazandırdığı leitmotiv, bir eser boyunca belirli bir kişi, durum ya da fikirle birlikte belirli bir temanın sürekli tekrarlanmasını ifade etmektedir. Filmde baş kahraman/protagonist Aydın Bey'in yalnızken, kendi içine döndüğü anlarda usulca çalmaya başlayan Schubert'in La Majör Piyano Sonatı'nın 2. bölümü (Andantino) de Aydın Bey'in leitmotiv'i olarak karşımıza çıkar.

Kendi eserlerinde sık sık işlediği bir tema olmasının yanı sıra ölüm, Schubert'i çok erken yakalamış ve müzik ve sanat tarihindeki en trajik sonlardan birine neden olmuştur. Filmde duyduğumuz 20 numaralı La Majör Piyano Sonatı, 31 yaşındaki erken gidişinden önceki son aylarda bestelediği ve olgunluk çağının en önemli başyapıtlarından sayılan üç piyano sonatından biridir. En çok döneminin ünlü şiirlerini besteleyerek yaptığı şarkılarıyla (Lied) tanınan Schubert'in bu sonatlarında da şiirsel, şarkı gibi, hikaye anlatan ve dinleyenle konuşan bir yön ön plana çıkar. Müziğin ilk notalarından itibaren ölüme çok yakın olduğunu hisseden, geçmişin mutlu anlarını hatırlayarak avunan ve bir gün yine onlara kavuşup kavuşamayacağını bilmeden çabalayan birinin içinden geçen özlemler dingin bir heyecanla duyulur.

Schubert'in müziği, Aydın Bey'in ve diğer karakterlerin üzerlerine ölü toprağı atılmış gibi, hiç bitmemecesine kış uykusuna yatmış hallerini çok iyi tamamlar. Öyle ki, insana yalnızca bir gün bahar yeniden gelecek mi, güneşin doğuşunu bir kez daha görebilecek miyiz diye düşünmekten başka seçenek kalmaz.



Schubert Dinleme Önerileri:
Winterreise D.911 (Şarkı Kitabı)
Der Tod und Das Madchen D.531 (Yaylı Dörtlüsü)
Bitmemiş Senfoni D.759 (Senfoni)
Erlkönig D.328 (Şarkı)

Monday, November 16, 2015

sth zıp zıp

Friend is sth strange to have
You never know if he stays or escape
Sth zıp zıp, sth come & go, sth you never know
You just crossed the border and didn't flee
They just suck us up & doesn't sorry
I meant only those who are zıp zıp flea


Thursday, November 5, 2015

Yıkıcılar Geldiler

"Ve evin yüzü burkuldu
Bir kıpırtı vardı şakaklarında."

yeniyılın üzerinden çok geçmemişti, ocak ayıydı yani. zaten elbette ki yeni yılın üzerinden çok geçmeyecekti
çünkü o zaman eskimiş olurdu. aynı O'nun dediği gibi, "eskidiğinde şu zaman".
O'nlardan çok var, problem de bu.
ocak ayının bir gecesinde, nedense çok soğuk da değildi. barda oturuyordu. tek amacı O'nunla tanışmaktı.
Tanıştılar, birşeyler yaşandı ve numarasını vermedi, sadece onunkini aldı. birkaç gün telefon kulübesinden
arayarak bir macera yaşadı:) daha sonra saçma sapan bir sebepten konuşmadılar, adam kıza küstü, aynı barda.

"Duyuyordum kıpırtısını içimde.
Bir bulut geçiyordu senin gözlerinden.
Oturuyorduk; ben kızgın çölüm, sen yıldızsız göğünle."

1 ay hiç konuşmadılar, kızın birkaç kere konuşma çabası dışında. onun için bir özür melodisi bile bestelemişti ve
ona aldığı tatlıyı hediye paketi yapmıştı.
masumiyet öldü.
neden sonra, tekrar görüşmeye başladılar. sebepsiz bir sebebi vardı; hikayenin başlangıcı, devamından daha
önemli değil.
bu defa sevgili olarak değil, arkadaş olarak başladılar. dans ettiler. dans etmeyi öğrettiler ve dans etmeyi
öğrendiler.
sürekli yapılan ve bozulan evrenin, zamandan kaçan zerresiydiler.
yapılan ve bozulan,
olunan ve kaçılan,
bilinen ama anlanmayan,
varlık ve yokluk.

"Bir kesit kalmıştı geriye şimdi o evden
Eski bir yaşantıyı simgeleyen"

hep başkalarıyla oldular. kendilerini yapıp bozdular. çünkü "her tercih bir dışlama"dır.
bir seçim yaptılar. sonra bir seçim daha. kendilerine sıktılar, çünkü insan aslında "20li yaşlarında kendine sıktığı
bir kurşunla ölür". yıkıcıydılar, yıkıldılar.

"Yıkıcılar geldiler;
Düştü gürültüsüyle yüzü köhne evin,
Göründü bazı odaları ve iç duvarları."

şimdi hala kendilerine sıkıyorlar. artık birbirlerine de. neden bu inat ve savaş? kendileriyle ve birbirleriyle? ve ikisi de bunu sürdürmekte neden
bunca ısrarlı? aynı oldukları için herhalde. istanbulda reklamcılık yapan hamburglu bir kız, yıllar sonunda
memleketine dönmeden önce demişti burada tanışıp birlikte döneceği arkadaşı için "biz aynıyız, O benim taşaklı halim".
bir yandan da çok saçma herşey, anlamsız. çocukça. erimekte. hiç bitmemecesine.

"Ve temizleyecekler kazılan yerlerde
Bizden kalan balçığı."


ps. bence gerçekten yıkıldı ve bitti artık, taşıyamıyorum ben bunu. kendini doğrulayan kehanet gibi, biteceğini biliyordum ve bitirdim sanırım, yanlışlar ve yanlışlarla :(
çünkü "Her insan ayağının sürçeceği o melun taşı kendi içinde taşır" Heinrich von Kleist

*tırnak içindeki mısralar Metin Altıok'un Yıkıcılar Geldiler şiirinden alınmıştır.