Murger Tomb

Murger Tomb
Henri Murger, Cimetiére de Montmartre, Eylül 2015

Tuesday, January 20, 2015

Müzik ve Toplum

Müzik ve Toplum[1]

Müzik, estetik bütünlüğüyle, tasarımıyla, o zamanın ruhunu yansıtır. [2]
Müzik Sosyolojisi nedir? İnsan, doğayla ilişkilerini kodlarken (bu kodları evrensel kılmak ister), doğanın içinden belli sesleri seçer. 12 ton tampere sistemi, makam müziği, vb. bu seçmenin ürünüdür. Bir ses, doğuşkanlarıyla sonsuza gider; kapanmaz (Antik Yunanlı Phytagoras ortaya koyduğundan beri doğuşkanları biliyoruz. Onun öncesinde de insan onların varlığını sezebiliyordu). Ancak insan, doğayı ehlileştirdiği gibi müziği de ehlileştirmiştir. Örneğin 12 ton sistemi o sonsuzluğu kapatır.
Ses sistemi -insanın doğayla ilişkisi gibi- bir seçme, bir kurgudur. Bütün estetik etkinliklerimiz, varlığımızı/doğayı kodlama çabasıdır. Bütünleşmenin vurgulandığı bir çağda (üretim ilişkileri, insan-doğa ilişkisi) armoni yücelir.

Toplum-müzik ilişkisi üretimle başlar. İnsanın yaptığı aletler gibi, müzik de bir üretimdir. Üretim güçleri, doğası değiştikçe onun estetiği de değişir. 20. yy.da sürekli “Bu da sanat mı şimdi?” sorusu sorulmaya başlandı. Çünkü üzerinde hemfikir olunmuş estetik değerler parçalanmaya, ortaklıklar dağılmaya başlamıştır. Müzik, herhangi bir çağda –sosyolojik olarak- “bu müziktir” diye üzerinde uzlaşılan şeydir. Çağdaş sanatçılar (modern sanatçılar) da zaten burjuva rasyonalizminin kurallarını ve kalıplarını yıkmak istemişlerdi.

Müziğin, başka dillere çevrilemeyen özgün bir dili vardır. Bu dil; içinden çıktığı toplumsal, tarihsel ve ekonomik ortamın ürünüdür. Üzerinde anlaşılan ortak beğeniler, estetik, o çağın koşullarından çıkmıştır. Örneğin; Bülbülün ötüşüyle müziği birbirinden farklı kılan şey nedir? :İrade/Akıl. Biri kuşu alıp kafesinde öttürüp “bu müziktir” derse o, müzik olabilir. Ama toplumsal olarak kabul görmezse, insanlar “bu müzik değil” derse o, müzik olmaz. Başka bir örnek, Asteriks çizgi filminde elinde liriyle şiir/şarkı söyleyen ve ince bir sanat yapan adam; barbarca şarkılar söyleyen topluluk tarafından beğenilmez ve susturulur. Onun yaptığı, o toplulukta kabul görmediği için müzik değildir.

Belli bir müzik ifadesinin işlevi çağdan çağa değişebilir. Mozart’ın Sihirli Flüt operası şimdi bizim için çok büyük bir eser, büyük bir sanat başyapıtı ama o yazıldığı zaman, sıradan halkın bir yandan şarap içip bir yandan izlediği bir şey. Oda müziği yazıldığı zamanlarda odada çalınsın diyeydi. Ama bugün tonla para verip ulvi bir şekilde (mesela Aya İrini’de) konserde dinliyoruz (hatta sosyolojik olarak dinsel bir şekilde). Ya da Gregoryen Chant’ların new age versiyonları üniversitelerin diploma törenlerinde çalınıyor.

Tarım toplumu döngüseldir. İnsanlar evcilleştirmeler yaptı, doğal olmayan sentez bitkiler üretti, vs. aynı ses sistemi gibi. Döngü: 12 ay diye tasnif ediyoruz ama doğada olmayan bir şey bu. 12 ton da 12 ay gibi. Döngüsel demek, kendini tekrar eden biçimler demek. Gelenek; bu dünyanın köşe taşıdır. Ticaretin doğmasıyla (13. yy.dan beri) tarım ve ticaret toplumları çatışmaya başlıyor. Tacirler, ortaçağın çok katı, belirli, hiyerarşik toplumunda hareket eden çok az sayıdaki gruplardandır (tiyatro kumpanyaları, hayat kadınları gibi). Herkes hareketsizdir, çünkü tarım toplumunda hareket etmeyen kazanır. Ortaçağda kentler çok önemli değildi; tacirler kentlerde yaşamaya başladı ve kentler önem kazandı. Ticarette hareketsiz kalamazsın. Kentlerde “bourg” denilen surlarla çevrili kalelerde yaşanıyordu. Tacirlere “bourg”da yaşayan anlamında “bourgeoisie” denmeye başlandı.

Tarım toplumunun döngüselliği, hareketsizliği; tek bir ideolojinin, tek hakikatin, tek düze sesin, yalnızca doğal seslerin makbul sayıldığı bir estetik yaratmıştı. Ticaretin dünyası karşıtların söyleştiği, çoğulculuğun doğduğu, tanrı inancı yerine insan aklının geldiği; hareket gerektiren bir ahlak doğurdu. İnsan aklı Tanrı’ya kıyasla kusurludur ama bu sayede farklı fikirler öne sürme, öncekinden daha iyi fikirler bulma mantığı gelişiyor. Müzik, toplumsal değişimleri tam anında, hatta belki biraz öncesinden yansıtıyor. Ticaretle birlikte, sorgulayıcılık bir erdem haline geliyor.  Öneren, karşı önermeyi alan, onunla söyleşen: “kaçış” olan füg sanatı ortaya çıkıyor. Ölçüler, ağırlıklar standartlaşıyor. J. S. Bach, İyi Ayarlanmış Klavye (well tempered clavier) eseriyle standart belirliyor. Bu, neredeyse bir manifestodur. Füg, sorgulayıcılığın en önemli simgesidir: önerme, karşı önerme ve tekrar söyleşme. 1,2,3,4,5,6,…. sese kadar çıkartabilirsin (Bach’ın füglerinde 3 ve daha fazla sesi ustalıkla kullanabilmesi gibi, Mozart da operalarında 3 veya çok daha fazla sesi aynı anda söyletebiliyordu). Daha çok ses, insan aklının sınırlarını zorlaması açısından, Tanrı’ya kafa tutması açısından önemlidir. (Bach’ın Contrapunctus 14 nolu eserinde ve bazı füglerinde isminin baş harflerini koymuş, belli bir anlamı olan sayılarla oluşturmuş eserleri) Füglerde bir konu var; çok uzağa gitmiyor ama o konu hakkında birçok şey konuşabiliyor. İki fikir karşılaşıyor ama kendi içlerinde de çeşitleniyorlar. Bu, tarım toplumunda hiç görülmeyen bir şey.

Tarım toplumu müziği döngüseldir. Karşıt fikirler sunulmasıyla, iki sesin birbirini desteklemesi farklı çok sesliliklerdir. Tarım toplumu müziği hep kendini tekrarlar; ardından ne gelecek diye merak etmezsin. Ama Bach’ta “arkasından ne gelecek?” diye soruyor insan.

Sanayi toplumu geliştikçe (yani ince uzmanlıklara sahip, birbirinden farklı bireylerin bir araya gelip gerçekleştirdiği bir üretim. Tek başlarına yaptıkları işin büyük bir zorluğu veya önemi yok), dört sesli koraller ve senfoni müziği doğuyor örneğin. Senfoni, artık “hep birlikte, eş tınlama” anlamındaki “sinfonia”dan farklı. Senfonide tek tek enstrümanları dinleyince pek bir zevk alamazsın. Dört partili bir koralin sadece tenor partisinden pek bir şey anlamaz, lezzet almazsın. Senfoni orkestrası, sosyolojinin kurucularından Emile Durkheim’ın toplum için söylediği gibi, tam bir “organik dayanışma” metaforudur. Çok seslilik, çok önermelilik demek oluyor. (Füg ve kontrpuan, bir orkestralama tekniği olarak da günümüzde hala kullanılmaktadır.)

Tarih sahnesindeki çatışmalar ve değişimler, müzikte de görülüyor. Din/dogma ve laiklik/akılcılık arasındaki savaş, müzikte birebir görünüyor.

20. yy.ın başında tüm sanatlarda estetik zirvesine ulaştı. 1. Dünya Savaşı’nın hemen arifesinde manifestolar çağı vardı. Kurulması için 500 yıllık bir mücadele verilen akılcı kurallar bir bir yıkılıyordu. Estetik mükemmelleştikçe kendi çelişkilerini de yarattı. Bu dönemde kapitalizm de bir dönüşüm geçirdi. Marx’ın döneminde sanayi kapitalizmi vardı ve krizdeydi. Bu krizini, dünyanın tümünü bir pazar haline dönüştürerek ve somut metalar üzerinden varsayımsal spekülasyonlar yaparak; finans kapitalizmini doğurarak aştı. Resimde de bu dönemde empresyonizm doğdu. Rembrandt’taki gibi büyük detaycılık ve gerçekçi çizimlerin yerini; gerçek somut metaları olduğu gibi değil de onların insanda bıraktığı izlenimler aldı. Debussy, Schoenberg bu dönemdedir. Niye 20. yy.ın başında bu kadar çok akım oluştu? Çünkü hepsi, finans kapitalizminin yarattığı dünyadaki başka çelişkileri ele aldı.

Günümüzde post modern bir durum söz konusu. Artık üzerinde uzlaşılmış kurallar, uzun erimli toplumsallıklar yok. Çünkü toplumsalın çözüldüğü bir dönemdeyiz. Her dönemin bir modasından bahsedilebilir; günümüz için böyle bir şey yok. Bugün Barok müzik de yapılabilir, 12 ton müziği de, vs. Artık insanlar soyut bir büyük toplum değil; sürekli yapılıp bozulan, kısa erimli, mikro toplumsallıklardan oluşuyor.

18. yy.da Osmanlı ve Batılılaşma Dönemi[3]
 Tarım toplumu dünyada ticaret toplumuna evrilirken, Osmanlı bu sürecin gerisindeydi. Osmanlı, kendini yenen toplumları tanımaya çalıştı. Ticaret ve kent yaşamı başladı. 17. yy.daki Lale devri, dar bir elit içinde gerçekleşmişse de, ilk modernleşme çabası olarak yorumlanabilir. Bu dönemden itibaren müzikler değişiyor. İfade devreye giriyor. Eski müzikleri dinlerken sıkılıyoruz. Çünkü onların yapıldığı dönemdeki ekonomik toplum, ilerlemeyen, hareket etmeyen, acelesi olmayan, bambaşka bir dünyadır. Bu yüzden, o dünya da, müzikleri de bize çok yabancı.

Eskiden, çoğu şed/transpoze makamlar olmakla birlikte, 600e yakın makam varmış. 19. yy.da çoğu elenmiş. Batı gamlarına yakın olan ve akılda kalıcı ezgiler üreten makamlar hayatta kalabilmiş (Ali Ergur buna “gizli tampereman” diyor). Usuller de zamanla elenmiş. 19. yy.dan önce çok uzun usuller var. Örneğin 4 dakika boyunca süren büyük, tek bir ölçü gibi düşünebiliriz bu usulleri. 19. yy.da artık bu usuller elenmiş, çünkü artık yaşam hızlı ve kentli. Usuller küçülmüş, böylece kolay hatırlanabilir, kolayca tekrar edilebilir. Gitgide eğlence müziği ağır basmaya başlar.

Modernleşmenin bir diğer göstergesi müziğin yazıya geçirilmesidir. Yazı, standart getirir. Önceki dönemde aktarım yalnızca meşk yoluyla oluyor. Ali Ufki ilk kez porte getiriyor. Kantemiroğlu bu müziği yazıya geçirmeye çalışıyor. Nayi Osman Dede de bir çeşit harfler sistemiyle bunu denemiştir. 19. yy.da Hampartsum Limonciyan, kendi adıyla anılan Hampartsum notasını geliştiriyor. Bir çeşit grafik müzik yazısıdır.

Müziği yazıya almak modern bir tutumdur. Çalgılar da gitgide modernleşiyor. Tampere sisteme yakın olanlar kalmış, diğerleri elenmiş. Perdeli çalgılar kullanıma giriyor. Bu müzikte, bu topraklarda yüzyıllardır kullanılan tek enstrüman ney (diğerleri elenmiş, yerine yeni enstrümanlar gelmiş, veya değişime uğramışlar).  Güçlü sesli çalgılar, zayıf seslilerin yerini almış[4].  Piyano kullanıma giriyor. Mehter-i Birun (askeri olmayan mehter) kuruluyor. Halk konserleri başlıyor. Müzik önceden dost sohbetlerinin yanında yapılıyordu veya içsel bir yolculuk gibiydi. Eğlence müziği yapılmaya başlanıyor. Kantolar bu dönemde ortaya çıkıyor. Piyanoda çalınan makamlarla müzik yapılıyor. 20. yy. başında, 1920lerde Hüseyin Saadeddin Arel , Türk Musikisi Nazariyatı’nı yazıyor. Daha önce İbni Sina ve çağdaşı olan İslam bilginleri de Edvar denen müzik teorisi kitapları yazmışlardı ama onların teorik bir amacı yoktu. Bu, onların astronomi, felsefe gibi uğraşlarından biri olarak, dünyayı ve doğayı kavrama çabalarının içinde değerlendirilebilir. Müziğin teorisini yazmak modern bir olgudur. Sözlü kültürden yazılı kültüre geçmek de modernleşmenin bir anlamı.

Soru-Cevap
1.       Lale Devri Osmanlısı ile Barok dönem Avrupa müziği arasında benzerlikler var. Bach’ın fügleriyle Itri’nin Neva kar’ında çok büyük bir benzerlik var.
Evet, Lale Devri ile Barok Avrupa arasında bir etkileşim olmuştur. 18. yy.dan itibaren Avrupa ve Osmanlı arasındaki enformasyon akışı oldukça artmıştır. Haberleşme ve iletişim o dönemde gelişmişti. Örneğin Mevlevi Haneleri’nin her biri birer danstır; Barok Süit gibi. Osmanlı’da Avrupa’dan esinlenme var. Örneğin, Yine Bir Gülnihal, valslerden esinlenmiştir; bir valstir. Bugün, o döneme ait müziklerden en çok bu eseri beğenip dinlememiz ve bunun yaşamış olmasında bu Avrupa esininin de büyük etkisi vardır (Avrupa’nın o döneminin toplumsal ilişkiler bakımından bugüne daha benzer olması dolayısıyla). Bugün hala dinlenen Dede Efendi, Hacı Arif gibi kişilerin eserleri de geleneksel olarak o dönemin ağır Mevlevi müziğinden ziyade daha “pop makam müziği” diyebileceğimiz sade makamlarla ve usullerle yapılmış olmalarından dolayıdır.
2.       19. yy.dan beri yaşanan bu değişimler sonucunda, biz geleneksel müziğimizi kaybettik diyebilir miyiz?
Bu, evrimin kanunudur. Toplumun beğenileri değişecektir. Arkasından yas tutmanın bir anlamı yok. Yine de geçmişin mirasını yok saymamız gerekmiyor. Bir yandan anaakım toplumsal sanat beğenisi olacaktır. Geçmişin müziğini ise akademik anlamda inceleyebiliriz; derleyip toparlayabiliriz ancak. Yeni oluşacak sentezlerin sosyolojik temeli oluşuyor bugün; buna müdahale edemeyiz.
3.       Geleneksel Anadolu müziğinden bahsetmiyorsunuz herhalde?
Ondan da bahsediyorum. Bugün otantiklik savunusu yapamayız. Halk müziği tarım toplumlarının, köyün müziğidir. Artık köylerde yaşayanlar da köylü değil, tarım toplumu değiller. Onun da yeni sentezleri olacak. Örneğin fasıl da bugün anladığımız gibi bir müzik değildi; değişti ve bugünkü anlamına geldi (içkili yemeğe gittiğiniz bir mekânda sizi kalkıp oynatacak müzikler). Bugün “Türk Sanat Müziği seviyorum” diyenler de aslında ağır, enstrümantal müziği değil, şarkıları seviyorlar. Şarkı, makam müziğinin yalnızca bir türü ve kolay bir türü; kısa, sözlü, anlam taşıyor.
4.       Kına gecelerinde Kibariye dinleniyor?!
Eh, tabi öyle olacak.
Yakın zamana kadar; dinlenen müzik türü, dinleyicinin sınıfını ve kültürel sermayesini gösteriyordu. Postmodernizmin/küreselleşmenin tüm kötü yanları bir yana, en azından bunu ortadan kaldırdı. Türk müziğini de, Beethoven’ı da dinleyebiliyor herkes.
5.       Sizce geleceğin müziği nasıl olacak?
Bilmiyorum, ama bugün bildiklerimizden farklı bir şey olur gibi geliyor bana. Çok karmaşık bir dönemdeyiz. Açıklanması çok zor bir dünya var. Bir yönünü açıklıyorsun, öbürü açıkta kalıyor. Yeniden yeniden yazmalısın. Bu yüzden büyük anlatılar yok oldu; bütünlük yok.






[1] Prof. Ali Ergur’un 26 Mart 2012’de Nazım Hikmet Akademisi’nde verdiği seminer notlarıdır.
[2] Ahmet Say’ın Müzik Tarihi kitabının girişinden kendi eklediğim not: “Müzik, belli bir amaç ve yöntemle, belli bir güzellik anlayışına göre işlenerek birleştirilmiş seslerden oluşan estetik bir bütündür. (…) Müzik tarihi, kültür tarihinin yaratıcı bir parçasıdır.”
[3] Seminerde dinlenen müzikler: tamburi Mustafa çavuş (daha modern), 14. yy. sultan veled (ortaçağ)
[4] Kendi notum: çalgıların ses gücünün artması ve daha gür sesli çalgıların tercih edilmeye başlanması Fransız devrimi zamanlarında gelişen bir tutum. Çünkü artık yığınlar ve geniş kitleler hedef alınıyor, müzik küçük topluluklara değil yığınlara ve yığınları etkilemek için yapılıyor, konser salonları gelişiyor. Müzik, geniş halk kitlelerinde toplumsallaşıyor. Devrimin getirdiği yığınlık, genişlik psikolojisi bunun etkenlerinden biri.

No comments:

Post a Comment